“Başkanın Bütün Adamları” – Kasım Akbaş

Adına Türk Tipi Başkanlık denilen sisteme geçilmekle birlikte, kamusal her türlü olanağın bir partinin mutlak iktidarının emrine koşulduğunu görüyoruz. Bu öyle basit bir, seçim kampanyası sırasında devletin resmi araçlarının seyirci taşımak üzere kullanılması meselesi değildir. Devletin anayasada tarif edilen organlarının, bir partinin organları olarak kullanılması meselesidir

Bence Türkçe çeviri “Başkanın Adamlarının Hepsi” olmalıydı. All the President’s Men… Veya “Hepsi Başkanın Adamı”… Veya “Her Başkanın Adamları”… Bunların hepsi farklı bir vurgu, farklı bir anlam taşıyor ama başkanın bütün adamları denilince, başkanın bir de yarım adamları varmış gibi oluyor. Bunlar tehlikeli laflar…

*

“Başkanın Bütün Adamları”, aslında iki gazetecinin yazdığı bir kitap ama biz daha çok 1976 yapımı, 8 dalda Oscar adayı olup 4 dalda Oscar kazanan film halini biliyoruz. Kitabın kendisi Türkçe’ye çevrilmemiş bile olabilir.

Hikâye ABD’nin 37. Başkanı Cumhuriyetçi Richard Nixon döneminde geçmektedir. Nixon’u Amerikan askerlerini Vietnam’dan çeken, Çin’e ziyaretlerde bulunan, Sovyetler ile anti-balistik misil anlaşmasını yapan başkan olarak biliyoruz. Aya da onun döneminde ayak basılmıştı.

Başarılı veya güvenilir olup olmadığı konusunda karar vermek için fazla aceleci olmayalım. Nixon aynı zamanda İsrail’in uğradığı zararların tazmini sağlayan, ABD’deki petrol krizine neden olan kararları alan başkandır. Şili’de Allende Hükümetine karşı askeri darbeyi destekleyen Pinochet’yi iktidara taşıyan başkandır. Watergate skandalının başkahramanı olarak görevinden 1974’te istifa ederek ayrılmıştır. Zaten istifa etmese, muhtemelen azledilecektir. Kitap/film de bu skandal ve gazeteciliğin önemi hakkındadır.

ABD siyasi tarihinde Watergate Skandalı olarak bilenen olay, Nixon’un 1972 seçim kampanyası esnasında, CIA aracılığıyla Demokrat Partili rakibinin Watergate binasındaki seçim ofisine dinleme cihazları koydurması, görüşmeleri dinletmesi ve bundan yararlanarak seçimi kazanmasıdır. Washington Post gazetesinden iki muhabir, devletin istihbarat kurumlarının ve araçlarının, bir partinin çıkarları için kullanılmasını öncelikle ortaya çıkarır, ardından da bu bilgiyi kanıtları ile birlikte “korkusuzca” kamuoyu ile paylaşırlar. Basın siyasi yolsuzluğun fotoğrafını çekmiştir.

*

Türkiye’de uzunca bir döneme yayılmış ve aşama aşama inşa edilen kapsamlı bir parti-devlet sürecini yaşıyoruz. Adına Türk Tipi Başkanlık denilen sisteme geçilmekle birlikte, kamusal her türlü olanağın bir partinin mutlak iktidarının emrine koşulduğunu görüyoruz. Bu öyle basit bir, seçim kampanyası sırasında devletin resmi araçlarının seyirci taşımak üzere kullanılması meselesi değildir. Devletin anayasada tarif edilen organlarının, bir partinin organları olarak kullanılması meselesidir.

Yürütmenin bir partinin uhdesinde olması zaten siyasetin doğası gereğidir. Ancak elbette bu siyasi düzeydeki genel politikaların belirlenmesi anlamındadır. Yoksa bir devlet idaresinin her türlü fiil ve işleminin bir partinin karar vericileri –hatta tek karar vericisi- tarafından belirlenmesi değildir. Yürütmenin politikalarını belli bir kesimin, zümrenin, partinin veya kişinin çıkarları için değil, “ortak iyi” adına belirlemesi beklenir. Siyasi olan husus, bu “iyi”nin içeriğinin belirlenmesidir. Yoksa eğitimden dış politikaya, savunmadan iktisada, kültürden enerjiye; hemen her yürütsel alanda bir partinin ve yandaşlarının ikballeri doğrultusunda politikalar sürdürülmesi, üstelik bunun kamunun genelinin çıkarları aleyhine olsa bile inatla gerçekleştirilmesi, halkın, egemenliğini yürütme organı eli ile kullanacağı ilkesinden çıkan bir sonuç değildir. Bürokrasinin her düzeyi, hemen her bakanlığın merkez ve taşra teşkilatları, istihbarat, genelkurmay… Her biri parti-devletin teşkilatı gibi çalışıyor. Başkanın Adamları tablosunda hepsine yer vardır.

Yasamanın ve hatta yargının bir kişide temsil olunan parti-devletin politikaları çerçevesinde hareket etmesi, tarihte çok az iktidarın elde edebildiği bir ayrıcalık… Bu az sayıda ayrıcalıklı örnek ise yine tarihi incelemelerde pek hayırla yâd edilmez.

Süreklileşmiş Olağanüstü Hal rejimi ile yasamanın işlevleri büyük oranda ortadan kalktı. Yasama faaliyeti Kanun Hükmünde Kararnameler aracılığıyla hükümet tarafından yürütülüyor. Geriye kalan az sayıdaki, halk egemenliği retoriğinin temsili ve kısmi unsuru olan meclis faaliyeti ise, gerçek münazara/müzakere koşulları oluşmadan sürdürülüyor. Ana muhalefet partisinin, bu faaliyetlere gönüllü ”yedeklendiği” haller dışında, bir muhalefet unsuru olarak ortaya çıkabilmesine imkân tanınmıyor. Meclisin üçüncü büyük partisi ise başkanlarının ve çok sayıda milletvekilinin yargılama/tutukluluk/gözaltı süreçleri içerisinde ne kendisi münazara/müzakere yürütebilecek durumda ne de zaten halk egemenliği retoriği için onların varlığına ihtiyaç duyuluyor. Halk egemenliği retoriğinin, parti-devlet eleştirisi karşısında eksik kalan meşruiyet parçasını meclisin dördüncü partisi dolduruyor. Başkanın Adamları tablosunda yasama meclisinin dördüncü partisine de yer vardır.

Yargıyı sorunları üzerinden değil, cüppesini iliklemeye çalışan yargıçlarla konuşuyoruz. Danıştay Başkanı ana muhalefet partisini eleştiriyor. Anayasa Mahkemesi de dâhil –hatta korkarım başta- olmak üzere, yürütmenin fiil ve işlemlerinin denetlenmesi hususunda büyük bir çekince söz konusu… İlk derece mahkemeleri işlemiyor, yüksek yargı çay toplamaya gidiyor. Süreklileşmiş Olağanüstü Hal’in kanun hükmünde kararnameleri denetlenmiyor. Hükümetin yargı üzerindeki etkisini ceza yargılamasında farklı, hukuk yargılamasında farklı, idari yargı ile anayasa yargısında farklı idrak ediyoruz. Ama uzun bir süredir yargının bağımsız ve tarafsızlığına, teknik düzeyde dahi güven kalmamasını aynı şekilde görebiliyoruz. Başkanın Adamları tablosunda yargı temsilcilerine de yer vardır.

Peki, bu tabloda, dördüncü kuvvet denilen basına düşen rol nedir? Basın da büyük oranda parti-devletin aygıtıdır. Onun ortaklığı olmaksızın bu rejimin kurulması pek de mümkün değildir. Basın zaman zaman bu tablonun içerisine dâhil olur; çoğu zamansa, bize bu “mutlu aile tablosu”nu sunandır. Basın orada, hazır ve nazırdır; tabloda görünmez, çünkü tabloyu gözünden gördüğümüz vizörün arkasındadır. Tablonun, tam da bu manzaraya odaklanmasını ve görüntünün dışında kalanların görünmemesini sağlar.

*

Siyasi tarihte yapılan aceleci kıyaslar yanılgılara gebedir. Her olay, olgu kendi koşulları içerisinde öncesi ve sonrasıyla birlikte değerlendirilmediğinde, yapılacak olan analizden doğru sonuçlar çıkması pek muhtemel değildir. Diyalektiğin düsturlarından biridir; “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz”. Aslında tarih tekerrür de etmez. Marx’ın Hegel’e verdiği yanıt ünlüdür: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak” (Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i). 18 Brumaire, Marx’ın somut siyasi rejim analizinin, tarihsel ve diyalektik perspektifin günlük siyasetin analizinde nasıl kullanılacağının şahikası olarak kabul edilen eseridir. Tek bir cümle ile hem her iki tarihi olayın aynı içerikte olamayacağı vurgusu ile Hegelci diyalektik eleştirisi yapar, hem de III. Bonapart ile istihza eder. Zira cümleyi II. Napolyon (Bonaparte)’un “hükümet darbesini” yeğen III. Bonapart’ınki ile karşılaştırırken kullanmıştır. İlki “trajedi” ise, işte bu ikincisine de “komedi” der. Başkanın Bütün Adamları filminden kıyasla, bugünün Türkiye’si elbette değerlendirilmez; zira Watergate ABD siyasi tarihi açısından “trajik”tir. Bugün yaşadığımız ise, olsa olsa, insanda gülme isteği bile uyandırmayan yavan bir “komedi”…