Bir Operasyonun Adli Anatomisi – Av. Mert Ekinci

Siyasal iktidarın idari personeli gibi çalışmakta olan hukukçuların toplumsal menfaatin korunması yerine bir takım siyasal önceliklerin korunması adına hareket etmesi ve bu doğrultuda adli işleyişe yön verilmesi yargı pratiğimizin menfi gerçekleri arasında yer almaktadır. ODTÜ mezuniyet töreni dolayısıyla gerçekleştirileceği düşünülen öğrenci etkinliklerine yönelik Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından icra edilen operasyon temel muhakeme süreçlerinin tersine çevrildiği güncel örneklerden biridir. 

Ülke olarak kabul ettiğimiz ve yasal mevzuatımızın üzerine kurulu olduğu sistemde ceza muhakemesinin amacı, mevcut usul kurallarına riayet etmek kaydıyla maddi gerçeğin ortaya çıkartılmasının sağlanması olarak tanımlanmaktadır. Burada sözü geçen maddi gerçeğe ulaşma hedefinin belirli sınırları söz konusudur. Bu kapsamda sadece maddi gereçeğe ulaşmak değil, usul kurallarına uygun bir şekilde, hukuk devleti ilkesinin temel prensipleri gözetilerek hüküm tesisinde bulunulması adaletin temin edilmesi bakımından önem arz etmektedir. Burada her ne pahasına olursa olsun maddi gerçeğin temin edilmesi için çalışmak adaletin tesisi için yeterli olmayacaktır. Muhakeme sürecinin sonunda tesis edilecek hüküm hem maddi gerçeğe uygun hem de adaletin tesisi için elverişli olmalıdır.

Yukarıda belirtilen usul sistematiği içerisinde olması gereken; hakkında soruşturma açılan bir şüpheliye ilişkin her aşamada adaletin tesis edilmesi için gerekli usul kurallarının gözetilmesi ve nihai hedefin maddi gerçeğe adaletli bir şekilde ulaşmak olduğu hususu gözetilerek tahkikatın sürdürülmesidir. Zira, muhakeme evrelerinin tamamı birbirleri ile bağlantılı olup bir zincirin halkaları gibidirler. Hazırlık aşamasında meydana gelen hak ihlalleri, kovuşturma aşamasında da muhakeme sürecinin usul ve yasaya uygun ilerlemesinin önünde engel yaratacak ve yargılama sürecinin muhtevasını birtakım hak ihlallerine sebebiyet vermek suretiyle adaletin tesis edilmesinin önünde engelleyici bir hale bürünecektir.

Teknik anlamda ceza muhakemesi sistematiğimizde şüpheli ve sanık hakkında icra edilmesi öngörülen her adli işlemin bir takım kurallar çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu kurallar, yukarıda da bahsedildiği üzere adaletin tesisi için gerekli olup riayet edilmediği takdirde hak ihlallerinin meydana gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Temel anlamda basit şüphe üzerine başlayan soruşturma sürecinde bir takım delillerin elde edilmesiyle suç tipine ve şüpheliye ilişkin şüphe artacak veya tam tersi bir şekilde azalacaktır. Mevcut suç şüphesinin artmasıyla birlikte birtakım tedbirlerin alınması gerekebileceği gibi her tedbirin sıkı şekil şartlarına bağlandığı dikkate alındığında, muhakeme makamlarının özellikle de özgürlük bağlayıcı tedbirlerin alınmasına hükmederken usul kurallarına riayet etmesi etmesi ve delil değerlendirmesini özenle yapması gerekmektedir.

Güncel mevzuat hükümlerimiz ve ceza adalet sistemine hakim temel ilkeler ışığında, ceza muhakemesindeki sürecin öncelikle usul ve yasaya uygun bir şekilde gerçekleştirilen delil ikamesiyle başlaması ve bu kapsamda şüpheliye ulaşılarak elde edilen delillerle şüpheli arasında sistematik bir ilişkinin kurulması ile sürdürülmesi gerekmektedir. Mevcut deliller ile şüpheli arasındaki organik ve işlevsel ilişkinin tesisiyle birtakım tedbir kararlarının gündeme gelebileceği ve bu tedbirlere ilişkin kararların da yine sıkı şekil şartlarının somut olaydaki mevcudiyeti neticesinde uygulanabileceği muhakeme hukuku açısından gözetilmesi en temel prensip ilkelerden bir tanesidir. Aksi durumda, kanun koyucunun iradesi ile bu iradenin güncel uygulayıcıları olan makamlar arasında işleyiş bakımından sakatlık meydana gelebileceği gibi muhakeme süreciyle ulaşılması öngörülen adaletin tesisinin bir kurgu veya temenniden öteye geçmesi mümkün olmayacaktır.

Ceza muhakemesi, üzerine kurulu olduğu temel ilkeler uyarınca; suçlu olma ihtimali olan ancak bu ihtimalin usul kurallarına uygun ikame edilmiş, her türlü şüpheden uzak, kesin ve somut delillerle yok edilmediği takdirde cezalandırılmamasında korunması gereken daha büyük bir toplumsal menfaat görmektedir. Öyle ki; suçsuz bir kişinin özgürlüğünün bağlanması ile sarsılacak toplumsal menfaat suçlu bir kişinin cezalandırılmayıp toplum içerisinde serbestçe dolaşması dolayısıyla sarsılacak menfaatten daha üstün bir şekilde korunmaktadır.

“Siyasal iktidarın idari personeli gibi çalışmakta olan hukukçuların toplumsal menfaatin korunması yerine bir takım siyasal önceliklerin korunması adına hareket etmesi ve bu doğrultuda adli işleyişe yön verilmesi yargı pratiğimizin menfi gerçekleri arasında yer almaktadır.”

Şüphe yok ki; yukarıda bahsedilenler aslında teorik hukuk eğtimi alan hemen her hukukçuya öğretilen bir kısım ceza muhakemesi prensiplerinin tekrarından ibarettir. Sahada aktif bir şekilde hukukçuluk görevi ifa etmekte olan kişilerin vasıf ve konumlarına göre farklılaşmakla beraber bu ilkelere uygun bir şekilde adli işlem tesis etmesi gerekmektedir. Ancak yargısal birçok yetki ile donatılmış, mevcut siyasal iktidarın idari personeli gibi çalışmakta olan hukukçuların toplumsal menfaatin korunması yerine bir takım siyasal önceliklerin korunması adına hareket etmesi ve bu doğrultuda adli işleyişe yön verilmesi yargı pratiğimizin menfi gerçekleri arasında yer almaktadır.

Bugüne kadar birçok “özel yetkili” adli merci tarafından, özel kuralların uygulanması ile başlayıp devam eden süreç, günümüzdeki varlığını hukuksal sınır aşımını katlayarak devam ettirmiş ve hukuk sistematiği ile o sistematik tarafından korunan değerlerin yok edilmesine; telafisi mümkün olmayacak derecede ağır hak ihlallerinin oluşmasına sebebiyet vermeyi hız kesmeden sürdürmüştür.

 “ODTÜ örneği de sadece engelleyici ve caydırıcı bir siyasal etki yaratmak maksadıyla tüm muhakame usullerinin tersine çevrildiği, …. ,sistematik bir şekilde hak ihlallerine sebebiyet verildiği bir soruşturma dosyası olarak yargı pratiğimizdeki yerini almıştır.”

Bu kapsamda; güncel bir örnek olarak değerlendirildiğinde, ODTÜ LGBTİ yürüyüşüne yönelen müdahale ve arkasından gelen adli süreç, yine ODTÜ mezuniyet töreni dolayısıyla gerçekleştirileceği düşünülen öğrenci etkinliklerine yönelik Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından icra edilen operasyonel tutumların tamamında temel muhakeme süreçlerinin tersine çevrildiği görülmektedir.

Burada kritik olan siyasal anlamda mücadele edilmesi gerektiği düşünülen politik öznelere nasıl bir hukuk ile yaklaşıldığı ve yukarıda bahsedilen “adaletin” temini için öngörülen usul kurallarının bu politik öznelere nasıl uygulandığı sorunsalıdır. Anlatılan hikaye aslında Türkiye sınırları içerisinde yaşamakta olan her insanın bir gün rahatlıkla muhatap olabileceği bir hikayenin sadece küçük bir izdüşümünden ibarettir.

Öyle ki;

ODTÜ mezuniyet törenlerinin yapılacağı tarihten iki gün önce, 28.06.2019 tarihinde, emniyet birimlerine gelen ve dosya kapsamından kimliği bile anlaşılmayan bir ihbarcının göndermiş olduğu mail içeriğinde; “birtakım öğrencilerin terör örgütü üyesi olduğu, bu kişilerin ODTÜ mezuniyet törenlerinde gösteri yaparak kışkırtıcı bir şekilde terör örgütü propagandası yaptığı, 30.06.2019 tarihinde saat 18:00 sıralarında başlayacak olan mezuniyet töreninde de olay çıkartacaklarının” yer alması üzerine başlayan ve kimliği belirsiz ihbarcının sadece beyanı üzerine Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından yönetilen süreç, adaletli bir şekilde maddi gerçeğe nasıl ulaşılmaması gerektiğinin sadece küçük bir örneği olarak hukuk tarihimizdeki yerini almaya muktedirdir.

Kimliği belirsiz bir ihbarcı beyanı ile açılan soruşturma kapsamında; CMK m.116 uyarınca sıkı şekil şartlarına bağlanan, icrası için suça konu olduğu düşünülen suç aletlerinin, arama yapılan yerde bulunduğuna ilişkin en azından makul şüphenin gerektiği arama ve el koyma kararı gerekçesiz bir şekilde tesis edilebilmiştir. Aynı şekilde CMK m.91 uyarınca, şüphelilerin hukuk dünyasında sonuç doğurabilmesi için; soruşturma için zorunluluk halinin bulunması ve kişinin atılı suçu işlediğini gösteren somut delillerin varlığı şartlarının kümülatif bir şekilde yer alması gereken olan gözaltı kararı hızlıca verilebilmiş ve bu kapsamda söz konusu ihbarda adı geçen öğrenciler evlerinde yakalanarak gözaltına alınmıştır.

Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde; terör örgütü üyeliğinden başlayan soruşturmada örgüt üyeliği suçunun işlendiğini gösteren somut delilin, kimliği dosyada yer almayan bir ihbarcının beyanından ibaret olduğu da dikkate alındığında muhakeme sürecine ilişkin hukukilik tartışmalarının rahatlıkla tüketileceği açık bir şekilde ortadadır. Somut örnekte teyide fazlasıyla muhtaç ihbarcı beyanının suç işlendiği şüphesini gösteren somut delil mahiyetine bürünmesini sağlayan sürecin muhakeme etmek maksadıyla değil mahkum etmek maksadıyla işletildiği anlaşılmaktadır.

Anti terör yargılamaları mahiyeti itibarıyla düşman yaratmaya fazlasıyla el verişli yargılamalar olup bu tür tahkikatlar kapsamında pratik işleyişin yasal mevzuat kapsamından uzaklaştırıldığı, gerekçesiz tedbir kararlarının “hukuki” bir rutine döndüğü aleni bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Anayasal suçlar kapsamındaki soruşturmalara bakmakla görevli cumhuriyet savcılarının tahkikatı yürütürken önce şüpheliyi özgürlüğünden mahrum bıraktığı, gerekçesiz kararlarla kısıtlılık kararı aldırarak dosya içeriğini savunmadan kısıtladığı, avukatsız özel mülakat usullerine başvurularak kolluk tarafından kayıt dışı bilgi edinilmeye çalışıldığı, delil ikamesini de bu şartlar altında tamamlanmaya çalışıldığı rutine dönen soruşturma usulü olarak hukuk dünyasında varlığını sürdürmektedir. ODTÜ örneği de sadece engelleyici ve caydırıcı bir siyasal etki yaratmak maksadıyla tüm muhakame usullerinin tersine çevrildiği, sürecin yargısal makamlar tarafından itinayla terörize edilmeye çalışıldığı, kişilerin ve delillerin muhakeme edilerek adaletli bir maddi gerçeğe ulaşılmasının hukuken önemsenmediği, tüm bunların doğal sonucu olarak da sistematik bir şekilde hak ihlallerine sebebiyet verildiği bir soruşturma dosyası olarak yargı pratiğimizdeki yerini almıştır.

“…Hukuki işleyişin temel usul sistematiğine ve evrensel insan hakları kriterlerine uygun bir şekilde sağlanması için mücadele de bir siyasal tercih olarak değerlendirilebilmelidir.”

Hukukun siyasal kavram ve tercihlerden vareste tutularak tartışılması teknik olarak kabul edilebilir bir durum değildir. Zira, hukukun üstün siyasal yetkilerle donatılmış, belli siyasal tercihleri olan ve dünyaya bu tercihler penceresinden bakan kişilerin bir araya gelerek koymuş olduğu kurallarının icrası ile doğrudan ilgili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu gerçek karşısında hukuki işleyişin temel usul sistematiğine ve evrensel insan hakları kriterlerine uygun bir şekilde sağlanması için mücadele de bir siyasal tercih olarak değerlendirilebilmelidir.

Av. Mert Ekinci