Durdurabiliriz!

Toplumsalhukukçular; mesleğimize ve meslek örgütümüze yönelik güncel saldırıların; doğrudan ve özde, halkın hak ve özgürlük arayışına, savunma hakkına, demokrasi ve özgürlüklere yöneldiğinin bilinci ile; siyasi iktidar tarafından her gün daha da teslim alınan adaletin ve yargının, ele geçirilememiş en son mevziinde çarpıştığımızın da farkındalığıyla; siper yoldaşlarına dönüyor yüzünü

Toplumsalhukuk olarak, yeni adli yılın hemen başında yayımladığımız bir önceki “toplumsal gündem” yazımızda;

Yargı erki, diğer kalan özneleri ve kurumları ile siyasi iktidar tarafından ne denli bağımlı, tutsak edilirse edilsin; ele avuca sığmayan, bir türlü söz geçirilemeyen, güncel ifadesi ile cübbesine bir türlü düğme takılamayan yargı öznesi; her daim savunmadır ve avukattır. O ölçüde de ona haddini bildirmek, sesini kesmek, artık siyasi iktidar için kaçınılmazdır.

demiştik.

AKP Genel Başkanı, sözünü ettiğimiz bu kaçınılmazlığın gereğini, 2018 yılının ilk aylarında ilan ediverdi işte.

“Reis” buyurdu ki; Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) adından “Türkiye” ifadesi çıkacak; ancak aynı zamanda ve şüphesiz daha da önemlisi, avukatların baroya üyelik zorunluluğu kaldırılacak, Anayasal bir kurum ve kamu tüzel kişisi olan barolar belli ki “dernekleştirilecek”, her avukatın ayrı bir baro (dernek) çatısı altında örgütlenmesinin yolu açılacak.

Halkın ve avukatların savunma örgütü, yargı teşkilatının -henüz ele geçirilememiş ve bu nedenle iktidar tarafından fazlasıyla can sıkıcı bulunan- bir diğer öznesi; böylelikle parçalanacak, etkisizleştirilecek, iktidarın -öncelikle de iktidarını sürdürme- çıkarı paralelinde devşirilecek.

Sözün özü; “meslek odaları”, artık o mesleğin mensuplarının ve aynı zamanda -o mesleğin kamusal gereklerinin doğasından kaynaklı- halkın değil; 2500 odası olduğu rivayet olunan Saray’ın bir başka “odası” olacak.

Mesele, vatanseverlik meselesi değil

Siyasi iktidar, bu cesareti ise şüphesiz, Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” operasyonuyla yaratılan iklimde buldu. Yönetememe krizinin, gün ve gün yiten toplumsal meşruiyetinin, karşısında yükselen direniş eğilimlerinin yarattığı sıkıntılar ve kaygılar; önce bir müddet “Kudüs krizi” ile, devamında da Afrin operasyonu ile aşılmaya başlandı.

Aynı gemideyiz ama …” günleri bitti, “Hepiniz vatan hainisiniz, tek yerli ve milli biziz” günleri başladı.

Nitekim, TBB’ye ve Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) saldırılar, öncelikle “Türk müsün, değil misin” meselesi ile başlatıldı. Bu akıl ve vicdan tutulmasının gizlediği asıl derdin ise, meslek örgütleri gibi -güncel ya da potansiyel- muhalefet ve direnç mevzilerini ele geçirme ya da etkisizleştirme olduğu, hemencecik görüldü. Nitekim iş, “Türkiye” ya da “Türk” ifadesini çıkarmanın ötesine geçip, üyelik zorunluluğu ve kamusal yetkiler gibi alanlarda -belli ki çok önceden düşünülmüş- bir tasfiyeye yöneldi.

Oysa özellikle TBB yönetimi, şu moda olan “millilik ve yerlilik” meselesinde, AKP iktidarından çok daha başarılı bir performansa da sahip idi. En azından ülkemizin yakın siyasal geçmişinde, bu alanda daha samimi ve istikrarlı bir çizgiyi izlemişti. Son süreçte ise, -TTB’nin, yaşamın ve barışın yanında onurlu ve ilkesel duruşunun aksine- Afrin operasyonunun destekleyicileri, barış savunucularının ise hasımları arasında yer almıştı.

Mesele, vatanseverlik meselesi değil ki ! Çünkü, bugün için de “vatan” dedikleri; tam da şairin dediği gibi, kasalarının ve çek defterlerinin içindekiler, şose boylarında gebermek açlıktan, fabrikalarında al kanımızı içmek, mızraklı ilmühal, polis copu değil mi ? Ülke dışında kurulan şirketler kanalıyla -kitabına uydurulmuş olsa da sonuçta- milyonluk vergi kaçırdığı ortaya çıkan; oğulları -bedelli olarak yada sağlık nedenleriyle- herkes gibi askerlik de yapmamış olan; üstelik düne kadar, şimdiki düşman YPG’nin siyasi önderleri ile diplomatik ilişki kuran biriyle girilecek “vatanseverlik” tartışması, öyle kolayca biter mi?

Yılın safları: AYM ve TBB

İşte, yaşamın kendisi, eninde sonunda herkesi, bir saf tutmaya ve seçim yapmaya mecbur bırakıyor!

Ve “Yılın safları” ödülünü hak eden iki yargısal özne olarak da; Anayasa Mahkemesi ve ne acıdır ki, şimdi hedefte olan TBB yönetimi öne çıkıyor.

Öyle ya, bir zamanlar bu ülkede “Anayasa Mahkemesi” adıyla bilinen bir yüksek yargı organı vardı, hatırlar mısınız?

Bilinen bütün çağdaş hukuk ilkelerini ve demokratik toplum gereklerini yok sayan, açıkça bir “padişah fermanı” niteliği kazanmış OHAL KHK’larına karşı, Anayasal denetleme görev ve sorumluluğunu en baştan terk eden Anayasa Mahkemesi; artık verdiği kararlar, ilk derece mahkemeleri tarafından dahi tanınmayan, sembolik bir kurum seviyesine geliverdi. Hukukilik ve meşruluk tanıdığı “OHAL rejimi”, doymak bilmez iştahı ile bütün hukuk ilke ve değerlerini çiğneyip yutarken, işte sonunda onu da yedi.

TBB yönetiminin sonu da farklı olmadı. Sayın Fevzioğlu’nun; iktidara muhalif avukatlara ve hukuk örgütlerine yönelen saldırılara sessiz kalması; cezaevlerinde avukatlara işkence yapılırken, modacıları konuk edip avukatın kılık kıyafeti konulu paneller organize etmesi ve hatta, güncel ırkçı iklimin yanında saf tutup, barış özlemini dile getirdiği için linç edilen kesimlere bir taş da kendisinin atması; ne yazık ki TBB’yi dokunulmaz, hoş görülür, tahammül edilir kılmadı.

Bütün bu yaşananlar; her yanı şiddet, nefret, düşmanlık ile doldurulan bu coğrafyada, ısrarla barışı ve kardeşliği savunmanın önemini ve değerini de, işte bir kez daha ortaya çıkardı.

Bir diğer meslek odası, TTB de şimdi benzer bir saldırının hedefidir, hatta TTB yöneticileri gözaltına da alındı. Ancak akıbetlerimiz benzer olsa da, en azından hekimlerin, biz avukatlara nazaran, çocuklarına anlatacağı öykü çok daha onurlu değil mi?

Meselenin geldiği yer, Nazi Almanyasında yaşamış rahip Martin Niemoeller’in o bilinen sözlerini akla getiriyor; Önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim; sonra Yahudiler için geldiler, bir şey demedim çünkü Yahudi değildim; … sonra benim için geldiklerinde ise, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı …

Hemen ekleyelim; bu sözleri bilinir ama gerçekte Martin Niemoeller’in, üstelik başlarda Nazi sempatizanı da olduğu halde, sonrasında muhalif eylemlere yöneldiği, Nazi rejimine karşı direniş sergilediği, hatta bu nedenle defalarca tutuklanıp, sonunda da bir çalışma kampına gönderildiği; çok da bilinmez.

Direnirsek, durdurabiliriz ve durdurmak da zorundayız

Direnmek ! İşte, en çok da şu günlerde aklımıza ve gönlümüze düşüveren, eylemimize hükmünü vuran, o kadim söz !

Değil barolar, avukatlık mesleği dahi yasaklansa toptan; ya da Saray çevresindeki bir avuç insan dışında her birimizin gerçekte Türk olmadığı ve misal, vakti zamanında atalarımızın Uganda’dan göç ettiği bilimsel olarak ispatlansa da; hatta, her nasılsa bir çoğumuzun kış uykusuna yatıp beklediği o seçim sandığının kurulacağı 2019 vakti geldiğinde, YSK’nın alicengiz oyunlarına bile gerek kalmadan, %99,9 yerli ve milli oy ile Saray’ın ve ülkenin sahibi değişmese de; umut yalnız onda, direnmekte ve yalnız onun vesilesi ile yarın güneşin doğuşu yine de heyecanla beklenebilmekte…

Direnmek; her yerde, hep birlikte ve -artık lütfen- hemen şimdi; farklılıklarımızı, hatalarımızı, düşmanlıklarımızı da bir kenara koyarak…

Direnmek; ancak gerçekten direnmek; öyle salonlara, kulislere, bürolara kapanmadan; adliyede, sokakta, mahallelerde, militan ve meşru bir çizgiyi hedefleyerek, diğer direniş özneleri ile buluşmayı, kucaklaşmayı da gözeterek…

Eğer direnirsek; durdurabiliriz de …

Biz hazırız, varız ve sizinleyiz

Toplumsalhukukçular; mesleğimize ve meslek örgütümüze yönelik güncel saldırıların; doğrudan ve özde, halkın hak ve özgürlük arayışına, savunma hakkına, demokrasi ve özgürlüklere yöneldiğinin bilinci ile; siyasi iktidar tarafından her gün daha da teslim alınan adaletin ve yargının, ele geçirilememiş en son mevziinde çarpıştığımızın da farkındalığıyla; siper yoldaşlarına dönüyor yüzünü.

Değerli meslektaşlarımız; biz hazırız, varız ve sizinleyiz…

Dedik ya; direnirsek, durdurabiliriz ve durdurmak da zorundayız !

toplumsalhukuk