Hukuk ve Arzu – Av. Seçkin Türkoğlu

“Hukuk devletinin bütün yasaları rasyoneldir. Rasyonel olmayanın, adalete ulaşma çabası içinde olmayanın, Lon Fullerin 8 ilkesine uymayanın hukuk olmadığına inanırız. Oysa hukuk her sözle birlikte var olur. Çünkü her söz bir buyruktur.  Modern düşünselliğinin bu kadar yerleşik olduğu; muhalif kimselerin bile sistem normlarıyla düzene değil iktidara karşı çıkmasıyla ispatlanabilir. Arzusuz insan olmaz. Modernist hukuk burada akılcı bir yöntem kullanarak insanlara normal olanı gösterir. Normal diye bahsedilen şey uydurma bir insan doğasıdır (Prototip meselesi). Normali gördüğünü düşünen insan, arzusunun pozitif tarafını endüstriyalizm için kullanmaya ikna olarak bunun özgür bir seçim olduğunu düşünür. Oysa özgür irade sadece hegamonik bir safsatadır.”

Hukuk ve Arzu

Bir düzen kodu olarak “hukuk hayali” 200 bin yıllık insan serüveninin her aşamasında bizi takip etmiştir. Hukuk; insanın en önemli yetilerinden biri olan örüntü tanıma kabiliyetinin objesi olan imgeye yönelmiş fikrinden kaynaklanır. Söz gelimi doğada kaplan imgesinden bahsedildiğinde örüntü tanıma kabiliyetimiz dolayısıyla bunun bir fikri oluşur. Bu fikir insanlar arası etkileşimlerle de pekişerek, kaplan imgesinin bir kodu olarak kaplan algımıza yerleşir. Bu artık gerçek dünyadaki kaplanın; gerçeklik dünyasındaki fikridir. Her fikir; bir imgenin hangi şekilde olması gerektiğini anlattığı ölçüde söze dökülür ve fikir dünyamızdan çıkarak seküler olmaya başlar. Yani hukuk olmaya başlar. Cemal Bali Akal Hocamın “İktidarın Üç Yüzü” adlı kitabında bahsettiği soyut dünyadan, somut dünyaya geçişteki inisiasyon süreci fikrimce söze dökülmeyle karşılığını bulur.

Hukuk, belki de sözün doğuşundan çok daha önce insanlar arası iletişim kanallarıyla ortaya çıkmıştır (İletişim kanalları sonsuz şekilde olabileceğinden, kolay hayal edilebilmesi adına yazımda bu duruma “söz” diyorum). Hukuk insan kültürünün ögelerinden biridir. Akılla bulunmamıştır. Doğada sürekli farklı durumlarla karşılaşıp, bu durumlara farklı “duygulanımlar” (affection) gösteren insan faaliyetinin sonucudur. Yani tecrübîdir. Roma Hukukunda da olduğu gibi pratik bir faydaya veya ilk yasakta da olduğu gibi psikanalitik incelemenin konusuna hizmet eder.

İnsan kültürünün oluşumuyla -sözle- başlayan hukuk faaliyeti toplumdaki bireyler arasında eşitsiz bir ilişki doğurur. Eşitsiz bir ilişkinin doğmasında; her sözün kuşkusuz bir “buyruk” olması yatar. Buyruk da tabiatı gereği itaat ister. Buyrulma ilişkisinin ters yüzünden bakarsak; buyrulan kişi bu buyruğa uyması için kendisinde bir motivasyon bulursa; buyuran kişi buyrulan kişi üzerinde bir mikro-iktidar ilişkisi kurmaya başlayacaktır. Buyrulan kişi gerekli motivasyonu bulamazsa da hukuki etkinliği kalmamış bir hukuk normu şeklinde bu küçük mikro iktidar ilişkisi kırılmış olacaktır. Bu noktada en önemli olan şey motivasyondur. Motivasyon mutlaka bir “arzu içeriği”dir.

Fikir dünyamızda -imgeye bağlı olarak- meydana gelen normun, uygulama dünyasında buyruk şeklinde dile gelmesiyle hukuk oluşur. Hukuk; yasa/uygulama ikiliği içinde imgeler ve fikirler arası yönelim ve etkileşimleri anlatır. Av düzeninde; avcıların pozisyonları daha önceki av-avcı diyalektiğinin etkileşimlerini kapsar. Fikirsiz imge olabilir; fakat imgesiz fikir olmaz. Hakkında fikir sahibi olmadığınız bir obje imgesi doğada varken; fikir sahibi olduğunuz her objenin de bir imgesi vardır. Hukuk fikrinin imgesinin ise doğaüstü metafizik bir yaratıcı olan Tanrı olduğu veya iradi pozitivistler gibi bunun kaynağının bireyin özgür iradesiyle uygulamak istediği hukuk normu olduğu fikri sadece buyruğu rasyonelleştirmek için uydurulan safsatalardır. Çünkü bu kaynaklar gündelik hayata ilişkin değildir. Kendisini bizzat tanıma fırsatı bulamadığım derslerini ancak internet üzerinden takip etme imkânı bulduğum 2007 yılında aramızdan ayrılan sevgili Ulus Baker Hocamın da açıkladığı gibi, insanın en temel itkisi arzudur. Oysa özgür irademizle hareket etseydik her durumda rasyonel yani akılcı davranmamız gerekirdi.

İnsan rasyonel ve aklıyla hareket eden bir varlık değildir. İnsan arzularıyla hareket eder. İnsanlar her an yapılacak en akıllıca işleri yaptığını iddia edemez çünkü öyle bir mutlak doğru yoktur. Mutlaka duygularıyla da hareket ederek yapma arzusunda bulunduğu şeyleri yapar. Oysa hukuk insandan rasyonel davranmasını bekler. Örneğin burada oturup benim yazımı okumanızdan başka yapacağınız “birçok akıllıca iş” varken yazımı okumaya tahammül etmişseniz (veya etmemişseniz de) sizin de pek rasyonel davrandığınız söylenemez. Rasyonel olmak akılla kavranan mutlak bir doğrunun olduğuna ilişkin bir ifadedir. Platoncu bir ifade olduğu da söylenebilir. Oysa imgeler sadece akılla değil aynı zamanda bedenle de kavranır. Bedenin bir parçası olan zihnimizi kavrayışın esas pozisyonu saysak da aslında kavrayışın içinde duygularımız ve sezgilerimiz de vardır. Bir insan bir yolda öylesine yürüyemez. Mutlaka bir duyguya bir arzuya sahip olarak yürür. Örneğin sevdiğimiz bir arkadaşımızın yanında bir ortama girersek ister istemez ortamdaki diğer kişileri de severiz ve aramızdaki hukuk sevme arzusuna göre oluşur. Ya da sevmediğimiz bir arkadaşımızın yanında bir ortama girdiğimizde ister istemez ortamdaki diğer kişileri de sevmeyiz. Bu sefer ortamla aramızdaki hukuk sevmeme ilişkisine göre oluşacaktır. Buna karşılık kendimizi ortamda hazır bulunan kişilerden biri olarak varsayarsak bizi hiçbir neden yokken seven bu kişiye karşı ister istemez sevgi duyacağız ya da bizi ortada hiçbir neden yokken sevmeyen birine karşı sevmeme pozisyonuna düşeceğiz. Yaptıklarımıza nedenler bulmadıkça belli şartlar altında belli tepkiler veren ve dolayısıyla özgür iradesi olmayan insanlar olduğumuz söylenebilir.

Bu noktada yukarıda bahsettiğim örnekte bulunan hukuk algısı; kişilere karşı duyduğumuz arzulardan oluştuğu için kendisini bulunduğu ortamın egemen(buyuran) pozisyonuna sokmak isteyen kişiye göre, bulunduğumuz yerde tamamen bir kaos ortamı hüküm sürüyordur. Çünkü herkesin arzularıyla hareket ettiği bir ortamda modernist bir ilke olan öngörülebilirlik sağlanamaz. Modern endüstrinin altın kuralı öngörülebilirliktir. Modern endüstri “öngöremediği arzuya” karşıdır. Ortalama, makul, orta zekâlı kişi, basiretli bir iş insanı arzularından sıyrılmak ve rasyonel düşünmek zorundadır. Fakat rasyonel insan yoktur. Rasyonel insan yoksa pozitif hukuk sistemlerinde sıkça bahsedilen standart prototip kimdir? Standart prototip arzusuz ve akıllı davranan “normal” kişilerdir. Toplumda insanlar bu normale aykırı davrandıkça kendisini hatalı hisseder. Davranışlarımız sadece zihinsel değildir. Tepkilerimiz gün içerisinde başımıza gelen birçok olayın varyasyonudur. Bu da kapitalist işleyişe göre pek akıllıca olmayabilir çünkü öngörülemezdir. Öngörülemez davranışlar gündelik hayatımızda muazzam bir yasadışı ortam oluşturur. Bu noktada Deleuze’nin okumasıyla Foucault yorumu yapmak gerekirse hukuk modern çağda yasal bir alan yaratma mecrası değil, -egemen diliyle-yasadışılıkları(arzuları) kontrol etme mecrasıdır. Bu da her köşe başında sözle (iletişim kanallarıyla) kurulan yasadışı ilişkiyi egemen düzenin normlarıyla kontrol altına almaya çalışır. Yani modern hukuk kaosu yönetir.

Gündelik hayatınızda hukuk dışı birçok şey yaparsınız. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçersiniz, büyüklerinizin yanında bacak bacak üstüne atarsınız, ya da yere çöp atarsınız. Çoğu zaman hukukun emredici yönü uygulanmaz. Fakat pozitif hukuk sadece kaos egemenlerinin düzenini bozduğunuz zaman; birinin mülkiyetine çöp attığınız zaman uygulanır. Örneğin Hollanda yasalarına göre uyuşturucu madde kullanımı yasaktır. Fakat sokağa çıktığınızda sanki kullanımı serbest gibidir. Uygulamada herkesin kullandığı uyuşturucu maddelerin kullanımının yasal hale gelmesi teklif edildiğinde devlet elindeki bu rasyonelleştirme aracını yani yasayı kaybetmek istememiş ve yasaklayıcı yasayı kaldırmamıştır. Fakat bu yasayı sadece sistemin egemen hakları rahatsız edildiğinde örneğin mülkiyet hakkı, tüketim hakkı gibi haklar gasbedildiğinde uygulanabilecek pozisyona sokmuştur.

Sonuç; hukuk devletinin bütün yasaları rasyoneldir. Rasyonel olmayanın, adalete ulaşma çabası içinde olmayanın, Lon Fullerin 8 ilkesine uymayanın hukuk olmadığına inanırız. Oysa hukuk her sözle birlikte var olur. Çünkü her söz bir buyruktur.  Modern düşünselliğinin bu kadar yerleşik olduğu; muhalif kimselerin bile sistem normlarıyla düzene değil iktidara karşı çıkmasıyla ispatlanabilir. Arzusuz insan olmaz. Modernist hukuk burada akılcı bir yöntem kullanarak insanlara normal olanı gösterir. Normal diye bahsedilen şey uydurma bir insan doğasıdır (Prototip meselesi). Normali gördüğünü düşünen insan, arzusunun pozitif tarafını endüstriyalizm için kullanmaya ikna olarak bunun özgür bir seçim olduğunu düşünür. Oysa özgür irade sadece hegamonik bir safsatadır.

Av. Seçkin Türkoğlu