Hukukçulara bu kavgada yer almak düşüyor – Toplumsal Gündem

İster bir norm olsun, isterse bir teamül ya da karine, hukuk alemindeki tarihsel kazanımlarımızı ısrarla savunup korumamız; aynı zamanda hukuku yeniden üreten ve tanımlayan bu süreçte, sözümüzü ve şüphesiz sözümüzü sahici kılan eylemimizi eksik etmememiz gerekli

“Toplumsal hukuk” sitemiz, “toplum”un her geçen gün daha da baskı altına alındığı; “hukuk”un ise, artık kendi varlığını ve kadim değerlerini dahi inkar edecek ölçüde, bunun apaçık bir aracı kılındığı; şüphesiz hemen her “hukukçu” için yerinde bir karamsarlığı doğuran günlerde yayına başladı.

OHAL uygulamaları, “15 Temmuz darbe girişimi”nin failleri ile hesaplaşma amacını ve kapsamını çoktan aşarak, toplumun ilerici muhalif kesimlerine yönelik ağır saldırıları ve hak ihlallerini peşi sıra yaşama geçirmeye devam ediyor. Yayımlanan her KHK ya da yaşama geçirilen her somut icraat ile; her gün bir öğretmen, bir memur yada üniversitedeki bir bilim insanı daha işini kaybetmekte; her gün bir gazete, dergi, televizyon, radyo ya da dernek kapatılmakta, bir internet sitesine daha erişim engellenmekte.

Siyasi iktidarın bu baskıcı, hukuk dışı uygulamalarına karşı, bireyin ve toplum hak ve özgürlüklerinin güvencesi olması beklenen “yargı” ise; siyasi iktidarın emrinde ve elinde bir koçbaşı olmuş durumda. Yargı; OHAL hukuksuzluğunu pekiştiriyor, ona sözde hukukilik kazandırmaya çabalıyor ve hatta onu yeniden üretiyor. Anayasa Mahkemesi ve idari yargı organları tarafından, özellikle kamu görevinden ihraç uygulamalarına karşı yapılan başvurularda verilen ilk kararlar, bunun açık bir göstergesidir. “Masumiyet karinesi”, siyasi iktidarın, hakkınızda sahip olduğu kanaatin ve şüphesiz siyasi iktidarın öznel çıkarlarının sınırına çarpıp parçalanıyor.

Cumhuriyet Gazetesi yazar ve çizerlerinin devamında Hüsnü Mahalli gibi muhalif gazetecilere, HDP milletvekilleri ve belediye başkanlarından, insan hakları mücadelesi ile tanınan Av. Tugay Bek, Av. Barkın Timtik gibi birçok avukat meslektaşlarımıza değin, muhalif toplum kesimlerine yönelen keyfi gözaltı ve tutuklamalar, beraberinde gündeme gelen işkence ve kötü muamele uygulamaları, cezaevlerindeki baskı ve tecrit; yine çoğu zaman yargı kararları ile oluşan ya da yargı kararları ile hukuki kılıfa sokulan, insan hakları ve hukuk gündemleri olarak yaşanıyor. Başta yaşam hakkı ve kişi dokunulmazlığı olmak üzere, devlet ajanlarının yol açtığı ve her biri ağır birer suç eylemi teşkil eden hak ihlallerine karşı, failler hakkında verilen kararlar da; yine yargının, hangi tarafta olduğuna ve bugün öncelikle hangi işleve sahip olduğuna dair, yine açık veriler sunmaktadır. Hak ihlallerinin devlet nezdindeki faillerine yönelik “cezasızlık politikası”, yeni hak ihlallerine davet ve olası faillere cesaret sunuyor. Gezi sürecinde polis kurşunu ile yaşamını yitiren Ethem Sarısülük’ün katiline para cezası verilmesi, Ali İsmail Korkmaz’ın katillerinin ise somut suç eylemine uymayan daha hafif normlardan yaptırıma tabi tutulması, bunun son güncel örnekleridir.

Bütün bu karanlık tablo içinde ülkemiz, “başkanlık sistemi”ne yönelik hukuki ve siyasal bir dönüşümü yaşıyor. Gündeme getirilen yeni Anayasa değişikliği, aslında değinilen bu karanlık tablonun bir sonucu değil, bizzat nedenidir. Öyle ya, hangi halk, kendisine dayatılan bir diktatörlük rejimini, bir baskı ve zor ortamı yaratılmaksızın kabul eder? Bu nedenle bütün olup bitenlerin, bilinçli bir tercih ve stratejinin parçası olduğunu görmek, bir “yönetim tarzı”nı ifade ettiğini kabul etmek gerekir. Bir başka ifade ile, siyasi iktidarın “yönetememe krizi”; birey ve toplum için daha çok hukuksuzluk, daha çok baskı ve yasak, daha çok hak ihlali ve bütün bunların kurumsal ve normatif yapısının inşasına yönelik adımları, kaçınılmaz biçimde gündeme getirmektedir.

Doğaları gereği kötü, doğaları gereği adaletsizler. Hukuk, sınıflar mücadelesinin kazanımları ile birlikte düşünüldüğünde, şüphesiz onlar için büyük bir sorun ve ayakbağı idi. Ancak yine hukuk, bir zor aygıtı ve yönetme aracı olarak düşünüldüğünde, onlar için vazgeçilmez bir silahtır. Bu nedenledir ki, bu günümüzün hali zaten ortaydayken, asıl önemli olan yarınları kazanma kavgasında, kaçınılmaz olarak ilk ve en sert çarpışmalarının yaşanacağı cephe de hukuk alanı olacaktır. Bu alanda emek veren herkese, bu alanın bütün aktörlerine, bir an önce safını seçmek ve bu kavgada yer almak düşüyor. Hukukçu sıfatına sahip hiç kimsenin, bu gündemden kaçıp sığınabileceği bir yer, inanın ki kalmadı.

İster bir norm olsun, isterse bir teamül ya da karine, hukuk alemindeki tarihsel kazanımlarımızı ısrarla savunup korumamız; aynı zamanda hukuku yeniden üreten ve tanımlayan bu süreçte, sözümüzü ve şüphesiz sözümüzü sahici kılan eylemimizi eksik etmememiz gerekli. Artık bu çatışma, hukuk aleminin her köşe bucağında; kimi zaman bir duruşmada söylenenlerde, kimi zaman gözaltı takibindeki kararlılıkta, kimi zaman adliye binası ya da cezaevi girişinde arama noktasındaki tutumumuzda, hatta bir avukatlık bürosunda, hak ve özgürlükleri gasp edilmiş müvekkile umut ve cesaret verebilmekte, her yerde yaşanmakta, bizlere kaçınılmaz bir görev ve sorumluluk vermektedir.

toplumsalhukuk

Aralık 2016