Işığı görebilmeniz için gözünüzü açmanız gerekir

Barolar, avukatların tarihsel mücadele mevzii, savunma örgütüdür. Barolar, Beştepe’deki Saray’ın bir odası değil, bir meslek odasıdır! Gece ile gündüz gibi olan bu farkı görmek için, gözünüzü açmanız yeterlidir

Faşizm, diktatörlük yalnızca iktidarın geleneksel, bilindik kişi ve kurumlarının şahsında yaşamaz. Toplumun en küçük hücresine değin, yukarıdan aşağıya örgütlenir, nüfuz eder, etmek zorundadır. Baskı ile, yasaklar ile, zor ve şiddet ile var eder kendini ve şiddet; yalnızca polis şiddeti, yalnızca işkence, yalnızca mahkemenin ceza hükmü ve cezaevinde tutsaklık değildir.

Şiddet; toplumun her hücresine bulaşır, orada yeniden üretilir. Erkeğin kadına şiddeti, yetişkinin çocuğa şiddeti, öğretmenin öğrenciye şiddeti, amirin memura yada patronun işçiye şiddeti, kentin sokaklarını esir alan mafya/çete şiddeti olup, sürer gider.

Hatta bu koyu, bunaltıcı karanlık bazen, siyasi iktidardan özerk ve doğası gereği muhalif olması gereken, bu baskı ve şiddet seline karşı dimdik durması beklenen, bizim ve bizden bildiğimiz kurumlara, mekanlara dahi bulaşır. Mesela, bir baro başkanının bir avukata yönelik şiddeti, kalan en son sığınaklarımızın da çoktan işgal edildiğini, kirlenip dönüştürüldüğünü gösterir bize.

Nefes almak, her yerde ve her zaman daha da zordur artık. Ve görülen o ki bir tane değil, ne çok “Reis”ler var artık hayatımızda…

Diktatörlük, korkakların iktidarıdır!

Ve şiddet, zor ve baskılar; her zaman için öncelikle, özgürce düşünen ve sorgulayanı, cesaretle karşı duranı, biat etmeyeni hedef seçer, seçmek zorundadır. Yarınlara dair umut onlardadır çünkü. Ve faşizm, diktatörlük; gerçekte korkakların iktidarıdır ve en çok korktukları da, halkın bir türlü tükenmeyen umududur yarınlara dair.

İnsan hakları örgütleri, gelinen noktada Türkiye’nin, kocaman bir cezaevi olduğunu dillendiriyor nicedir. Saraya ve düzenine muhalif olup da dışarıda kalan, ömrüne az ya da çok mahpushane günlerini de katmayan, neredeyse kalmadı, kalmayacak gibi. Toplumun her kesiminden düşünen, sorgulayan, itiraz eden insanlar; haklarında açılmış soruşturmalar ya da davalar nedeniyle adliye koridorlarında koşuşturup durmaktalar şimdilerde. İşte, Ortadoğu üzerine yazıları ile bilenen Hamide Yiğit gibi; artık yazarlarımız, düşünceleri nedeniyle yargılandıkları davaların duruşmalarını beklerken, adliye koridorlarında imzalıyorlar kitaplarını.

Saray; topluma kendince bir çekidüzen verme, iktidarını güçlendirip pekiştirme eylemini; en bildik zor aygıtı olan yargı üzerinden yapmakta ve memlekette “adalet” de, artık “Saray’ın adaleti”nden başka bir anlama gelmemektedir. Bu nedenle, yeni adli yıla girerken, “adliye” ve “adalet” adına ve onlardan yola çıkıp toplum yararına, az da olsa umut ve mutluluk duymamızı gerektirecek hiçbir şey kalmadığını söylemiştik. Yeni adli yılın daha ilk günlerinde yaşananlar, bizi hemencecik doğruladı da.

Savunma hakkına ve savunmaya yönelik ağır saldırılar, geride kalan iki ay içinde, ardı ardına yaşandı

OHAL KHK’sı ile keyfi biçimde atıldıkları işlerine geri dönmek için direnen ve açlık grevi yapan Nuriye ve Semih’in avukatları, üstelik Nuriye ve Semih’in tutuklu yargılandıkları davanın duruşmasına iki gün kala, bu saldırıların ilk hedefi oldu. Halkın Hukuk Bürosu’nda çalışan birçok meslektaşımız, avukatlık büroları ve evleri basılarak, Ankara ve İstanbul’da gözaltına alındı, tutuklandı. En basit ifadesi ile “Nuriye ve Semih’i avukatsız bırakma” amaçlı bu çaba, devamında bu sefer de “Suruç katliamının mağdurlarını avukatsız bırakma” hamlesi ile, Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatlarına yönelik keyfi gözaltı ve tutuklamalar ile devam etti. Çağdaş Hukukçular Derneği ve Özgürlükçü Hukukçular Derneği üyesi çok sayıda avukata yönelik benzer saldırılar; yine Ankara, İzmir ve Mersin başta olmak üzere birçok kentte peşi sıra yaşandı.

Bu satırları yazarken, Nuriye ve Semih’in tutuklu avukatlarından Av. Engin Gökoğlu’nun, Tekirdağ 2 No’lu T Tipi Cezaevi’nde işkenceye maruz kaldığı, koğuş nakli gerekçesi ile soyulup dövüldüğü, kolunun kırıldığı bilgisi ulaştı. “Yargının kurucu unsuru olan” ve “bağımsız savunmayı” temsil eden avukatı, önemli bir siyasi davada savunma görevine hazırlanırken keyfi biçimde gözaltına alıp tutuklamak, şimdi de tutuklu olduğu cezaevinde işkence edip kolunu kırmak; iddia o ki “hiç bu kadar bağımsız olmamış” olan yargınızı, birileri nezdinde en yüksek mertebeye taşımıştır şüphesiz. Biz ise, daha fazla korku ve kaygı içine düşmek yerine, yalnızca hayal gücünüzün sınırlarını merak etmekle meşgulüz, bilinsin. Sahi, zulmünüzün sınırı nedir? Nereye kadardır insansızlığınız? Bir sonraki adımda, bir başka OHAL KHK’sı ile, tümden yasaklayacak mısınız avukatlık mesleğini?

 Tarihin her döneminde, iktidarların hedefidir savunma ve avukat

Ancak böyle de olmalıdır bu işler doğrusu. Çünkü, herkes sus pus olsa da bu düzende; savunma ve avukat konuşacak, konuşmalıdır. Hukuksuzluğu, haksızlığı, adaletsizliği, zulmü dile getirmek, savunmanın doğası gereğidir ve varlık nedenidir.

Bu nedenle tarihin her döneminde, iktidarların hedefidir savunma ve avukat.

Yargı erki, diğer kalan özneleri ve kurumları ile siyasi iktidar tarafından ne denli bağımlı, tutsak edilirse edilsin; ele avuca sığmayan, bir türlü söz geçirilemeyen, güncel ifadesi ile cübbesine bir türlü düğme takılamayan yargı öznesi; her daim savunmadır ve avukattır. O ölçüde de ona haddini bildirmek, sesini kesmek, artık siyasi iktidar için kaçınılmazdır.

Böyle olmaması gereken ise, savunmanın ve avukatların öz örgütleri olan baroların, en basit doğalarını ve varlık nedenlerini inkara yönelip; savunmaya ve avukata, siyasi iktidarın yaptığı gibi bakıp davranmasıdır.

Öteden beri avukatlara söz verilmez ya da sözleri kesilir; ancak bu duruşma salonlarında olur, bir baro da değil!

Aynı zamanda toplumsalhukuk emekçilerinden de olan Av. Pınar Çelik Arpacı’ya yönelik, Eskişehir Barosu Başkanı tarafından sergilenen tutum, stajyerinin ruhsat aldığı bir baro etkinliğinde sözünü söylemesine, üstelik şiddet ile engel olunması; anlaşılır olmadığı gibi, belli ki toplumsal gereklerle tarih içinde şekillenmiş olan belirgin rollerin ve safların da, büsbütün karıştırılıyor oluşunun bir ifadesidir.

Doğrudur, öteden beri avukatlara söz verilmez ya da sözleri kesilir; ancak bu duruşma salonlarında olur, bir baro da değil!

Toplumsal gerekler ve tarihsel süreç baroları, her şeyden önce avukatlar konuşabilsin diye var etmemiş midir? Savunma ve avukatlar, bu nedenli ağır baskı ve saldırılar altında bulunurken, siyasi iktidar ve ajanlarından rol kapacak olan kişi, bir baro başkanı mı olmalıdır?

Barolar, Beştepe’deki Saray’ın bir odası değil, bir meslek odasıdır!

Devamında, Barolar Birliği Başkanı’nın, Eskişehir Barosu Başkanı’na sahip çıkan açıklamaları ise, herkesin nerede ve neden durduğu konusunda yaşanan kafa karışıklığının, bir kişiye özgü olmadığını; siyasi iktidarın baskı ve şiddet yöneliminin, toplumsal yaşama ve kurumlarımıza ne denli nüfuz ettiğini, kaygı verici biçimde bir kez daha göstermiştir. Barolar Birliği Başkanı’nın aynı günlerde bir diğer açıklaması ise, gündemde olan “yerli otomobil” üretimi konusunda atılan adımlara dairdi. Barolar Birliği Başkanı, kamuoyu ile paylaştığı mesajında, yerli otomobilde hedefin daha ileri bir teknoloji olması gerektiğini dile getirmekteydi. Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ise kendisine, Av. Engin Gökoğlu’nun cezaevinde işkenceye maruz kalıp kolunun kırılması olayını hatırlatarak sesleniyordu; “Dehşet içerisindeyim. Av. Engin Gökoğlu’nun hapishanede işkence ile kolu kırıldı ‘yerli jop’ ile be adam, bir kere avukatmışsın gibi yap!

Barolar, avukatların tarihsel mücadele mevzii, savunma örgütüdür. Barolar, Beştepe’deki Saray’ın bir odası değil, bir meslek odasıdır!

Gece ile gündüz gibi olan bu farkı görmek için, gözünüzü açmanız yeterlidir.

Çünkü, ışığı görebilmeniz için gözünüzü açmanız gerekir. Eğer gözünüz kapalıysa, her yeri karanlık sanır ve karanlığa kolayca teslim olursunuz. Karanlığa teslim olmayanlar ise, hukuk yok sayanların nezaket perdesinin ardında uzanan ellerini sıkmayacak.

toplumsalhukuk