Kanguru mahkemeleri çağı – Orhan Gazi Ertekin (gazeteduvar)

Kanguru mahkemeleri çağı

Türkiye yargısı, zaten gerçek bir yargı organının bulunmadığı bir tarihsel durumdan halihazırda alelade kurum geleneklerini bile tahliye ettiği bir sürece doğru evriliyor. Mübarek geçmişe ağıt yakanlar açısından bu yeni durum bir “bozulma” olarak görülse de gerçekte olan şey Türkiye yargısının geleneksel kişilik ve karakter yapısına yerleşmiş tüm o marazların yeni iktidar koşullarında bir kez daha ve bir başka biçimde ifşa olmasından başka bir şey değildir. Her gün daha fazla dibi bulmak ise bu derin ve kapsamlı iflasın ve yapısal sorunların kaçınılmaz bir kaderidir sadece.

TÜRKİYE YARGISININ DÖNEMLERİ VE KARAKTERİSTİKLERİ

Osmanlı-Türk devlet geleneği hukuk ve yargı alanını güç ilişkilerinin denge kazandığı bir alan olarak değil hiyerarşik bir devlet dairesi olarak inşa etmiştir. Başka deyişle aslında bir yargı olarak kurulmamıştır. Bir asayiş kurumudur. İmparatorluk-Cumhuriyet yargı geleneği mahkemeler ve savcılık teşkilatının işlevsel bölünmesi üzerine değil “Adliye” denilen korsan ve hiyerarşik bir yapı ve mekanizma üzerine oturur. Gülen Cemaati ise sadece kurulu olan bu mekanizmayı ele geçirmiş, siyasetin yargı ve hukuk arazisinin içinde yatay ve yaygın olarak üretildiği bir yeni dönem başlatmıştır. Bugün içinde bulunduğumuz “devlet krizi”ne gelince yaşadığımız süreçler hukuk ve yargı bakımından temel tarihsel göstergeleri haliyle “Kanguru Mahkemeleri” çağını hatırlatmaktadır. Türkiye yargısının trajik serüveni kendi yapı ve mekanizması itibariyle her gün biraz daha fazla çöküş olarak devam etmektedir ve bu siyasal tercihler var kaldığı sürece de devam edecektir…

YARGININ YENİ EVRESİNİN TEMEL GÖSTERGELERİ

Bir bütün olarak bakıldığında Türkiye yargısının “yeni” dönemine anlamını veren üç temel nokta var. Birincisi genel iktidar krizidir ki iktidarı elinde tutan koalisyon kendi topluluğunun dışındaki tüm kesimler üzerindeki ideolojik gücünü ve ikna kabiliyetini kaybetmiş bulunuyor. Bu da iktidarın hukuk kurumları ve gelenekler üzerinden değil sadece fiziksel olarak var olabildiği yerlerde egemen olabilmesine yol açıyor. Bunun anlamı hukuk düzeninin bittiğidir. İkinci nokta bizzat yargı içi krize tekabül ediyor. Türkiye’de geçmişten bu yana bir yargının olmadığını artık pek iyi biliyoruz. Buna karşılık Türkiye adliye ve hakim ve savcılık gelenekleri üzerine dayanan “orta tipte bir hukuk devleti” olma niteliğine sahip bulunmaktayken bugün adliyenin ve hakim ve savcılığın mesleki sınırlarının çökmeye başladığı bir evrede bulunuyoruz. Demokrat yargıçların temel tarihsel tespiti olan “Türkiye’de yargı yoktur” tezinin hemen yanına artık “Türkiye’de bir adliye yoktur” tespitini eklemek gerekebilecektir. Ve üçüncü olarak ise suç ve ceza sistemi toplumsal yıldırma ve bastırmanın duruşma salonuna kadar uzandığı yeni bir dönemece doğru ilerlemektedir. Tüm bu özellikler bir arada düşünüldüğünde Türkiye yargısının artık yeni bir evresine geldiğimizi göstermektedir. Bu yeni evre Kanguru Mahkemeleri Çağı’nın başladığına işaret etmektedir.

KANGURU MAHKEMELERİ

Kanguru mahkemeleri ABD’nin ilk kuruluş sürecinin iktidar krizine tekabül ediyor ve üç temel siyasal ve toplumsal unsurun yargılama ve duruşma salonundaki işbirliği ve uyumuna dayanıyordu. Birincisi merkezi yapının çıkarları ki Amerikan bütünleşmesinin bir aracı da bir yargı ağının oluşturulmasıydı. İkincisi hakimlik yapan kadroların gündelik çıkarlarının öne çıkması ki İlk dönem Amerikan hakimleri mahkeme ve mahkumiyet kararı başına ücret alıyorlardı. Ve üçüncü olarak ise toplumun yaygın ahlak ve adalet anlayışının yargılamada bir baskı aracı olarak duruşma salonuna taşınması. Ki bu da yargılamanın genel linç ile yakınlığı anlamına geliyordu. Kanguru mahkemeleri, bu üç siyasal unsurun birlikteliğiyle Amerikan 19. yüz yılının üst üste getirdiği özel bir suç ve ceza sistemini devreye sokuyordu. Gezici hakimler, kararları zaten verilmiş sanıkları yargılıyor ve verdikleri mahkumiyet oranında para kazanırlarken, “halk” denilen bir topluluk da kendi yerel ceza kurallarının bu mahkemelerde hızlıca uygulanmasından memnuniyet duyuyordu. Yasal yargı görünümü altında yargısız infaz ve lincin iç içe geçtiği bir yargılama tecrübesiydi bu. Amerikan yargı tarihinin en utanç verici kararlarının verildiği bir dönemden söz ediyoruz ve iç savaş ve arkasından gelen ekonomik kriz ile birlikte Kızılderililerle yapılan anlaşmanın kasten bozulması sonrasında da yargı tahribatı derinleşmiş ve devlet ve siyaset kendi yarattığı bir yargısız infaz ve lincin kurbanı olmuştur.

Türkiye yargısı, bugün tam da yeni yargılama ve yeni bir suç ve ceza bağlamının içine yerleşmiş bulunmaktadır. Bir yandan iktidar merkezinin genel beklentileri anayasal ve yasal hakka dayanan hukuki diyalogların yerini alırken, diğer yandan hakim ve savcıların kişisel ikbal ve geleceklerine dair korku ve kaygılarının da bir denge unsuru olarak kabul edildiği bir süreçle tamamlanmaktadır. Aynı anda genel toplumsal ahlak eğiliminin duruşma salonuna bir uğultu olarak taşınması ve “linç potansiyeli”nin yükselmesi ise devreyi tamamlayan bir nokta olmuştur. Kanguru yargılamalarının Amerikan örneği ile diğer benzerlikleri hem iktidar ve hem de siyaset açısından hukuk ve yargı alanının gerçek inşasının ne kadar ciddi bir ihtiyaç ve dahi görev olduğunu ortaya koymaktadır.

Nihayetinde bu yeni yargılama evresinin uzun ömürlü olmayacağı gibi hayırlı da olamayacağını haber vermek kehanet değildir. 19.yy ABD’si ortak bir adalet alanı yaratmamanın sıkıntılarını iç savaş, soykırım ve siyahların daimi linci üzerine kurulu bir trajedi olarak neredeyse yüz yıl yaşadı. Türkiye ise, toplumun birbirine karşıt gruplarını ortak bir alanında bir araya getirmeyi başaramadığı sürece kanguru mahkemeleri döneminin derin adaletsizliklerini yaşamaya devam edecektir.