Kasım Akbaş’la söyleşi: “Hayatta kalmanın bizatihi kendisi direnmektir”

Toplumsal Hukuk editörlerinden Av. Ender Büyükçulha’nın ihraç edilen akademisyen Yrd. Doç. Dr. Kasım Akbaş ile gerçekleştirdiği söyleşiyi siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz

Kasım Akbaş.

Bir hukuk bilim insanı.

Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda yardımcı doçent.

Düne kadar öyleydi daha doğrusu, 7 Şubat 2017 günü yayımlanan 686 sayılı OHAL KHK’sı ile ihraç edilinceye kadar.

Yanlış bir anlam çıkmasın, “düne kadar” olan, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir öğretim üyesi olma durumu. O hala bir hukuk bilim insanı, bilimden uzak kalan ise hukuk fakültesidir.

Kasım benim fakülteden, Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarımdan arkadaşım, yoldaşım. Alt devrelerimden. Mezuniyeti sonrası aynı avukatlık bürosunda kısa bir süre mesai de yaptık. “Staj yaptı yanımda” diyeceğim ama, birikimi ve enerjisi ile, stajı o mu yaptı, yoksa o mu bize staj yaptırdı, orasından emin değilim.

Hukuk Fakültesi’nde bazı arkadaşlar vardır, hani daha ilk görüşte, bu kesin hakim savcı olur ya da bu avukat olur, hatta bu var ya kesin zengin bir ticaret, icra avukatı falan olur dersiniz. Kasım için en baştan dile getirilecek öngörü de, bu kesin akademik alana atılır, üniversitede hoca olur, kitap yazar şeklindedir. Bilime, okumaya, araştırmaya öylesine sevdalı, tutkun bir arkadaş işte.

toplumsalhukuk için Kasım ile bir söyleşi yapmamı önerdi arkadaşlar. Ben ise dedim ki, söyleşi değil de dertleşme olsun.

Derdimiz büyük ne de olsa, ne olacak bu memleketin hali ? Bu gidiş nereye ?

Kasım ile birlikte, bir kısmını Kasım gibi yakından tanıma mutluluğuna da sahip olduğum nice bilim insanı ihraç edildi üniversitelerden.

Onurumuzdur her biri.

Her biri, bu ülke için, dünya ve insanlık için, bilim ve eğitim için birer değer.

Hukuk ve vicdan nasıl kabul eder? Nasıl sindirir ki bu zulmü?

Uzatmadan, tam da buradan başlayalım Kasım hoca ile dertleşmeye;

Ender; Sana, tabi hukuk sosyolojisi ve felsefesi alanındaki bilimsel birikimini de dikkate alarak soruyorum, öncelikle hukuk düzleminde üniversiteden ihraçları nasıl okumalı?

Kasım; Abi biliyorsun memleket, hukuk ve üniversite üzerine karşılıklı olarak çok uzun süredir kafa yoruyoruz. Öncelikli olarak söyleyeceğim, şu anda karşı karşıya olduğumuz manzaranın bugüne kadarki tespitlerimizin, saptamalarımızın ortaya koyduğu genel eğilimin dışında olmadığıdır. Yani şu; bilim ve üniversite modernitenin, aydınlanmanın ve aklın kurumlarıdır evet ancak aynı zamanda bir iktidar mücadelesine de saha olma vazifesi görürler. Zira bir çağın aklının nasıl şekilleneceği üniversitenin pozisyonu ile de ilgilidir. Dikkat edersen doğrudan üniversiteye bağlıdır demiyorum ama önemli değişkenlerden biri de üniversitedir elbette.

Hukuk sosyolojisi derslerinde on sekizinci yüzyılı anlatırken “Ben devletim” sözüyle tanınan XIV. Louis’nin Bilim Akademisi’ni ziyaret edişini temsilleyen resmi tartışırız. Burada iki şey var; devlet akademiyi ziyaret etmekte yani ayağına gitmektedir ama bir yandan da devletliğini akademiye dayatmaktadır. Şimdi mevcut ihraçlara baktığımızda, muktedirler açısından üniversitenin bir muhalefet odağı olarak ciddiye alınması gereken bir kurum olarak anlaşıldığını görüyoruz. Zira çok ağır, özel olarak fırsat aranmış bir operasyon yürütülüyor. Bu aynı zamanda devletin kendisini akademiye ve bilime dayatmasıdır. Kuşkusuz böylesi bir operasyon yalnızca dışarıdan yürütülemez.

“bir devlet kurumu olarak üniversite, eleştirel aklın potansiyeli anlamında üniversiteyi tasfiye etmektedir”

Karşı karşıya olduğumuz tasfiye operasyonu iktidarın üniversitedeki Truva atları yani rektörler, dekanlar, YÖK ve bazı muhbir öğretim elemanları tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla aslında üniversite veya akademi dediğimizde, ikili bir yapıdan söz ediyoruz. Bir yanda burada andığımız zevatın temsil ettiği bir kurum olarak üniversite var; bir yanda da eleştirel aklın temsilcisi, potansiyel ve iddia olarak üniversite var. An itibariyle bir devlet kurumu olarak üniversite, eleştirel aklın potansiyeli anlamında üniversiteyi tasfiye etmektedir. Sosyo-politik anlamda, durum sanırım özetle bu.

Senin sorunun içerisinde “hukuk düzleminde” ifadesi yer alıyordu. Şimdi tabi ayrı bir hukuk eleştirisi tartışması yapmak mümkün. Ama en azından burjuva hukukunun sahip olmasını beklediğimiz nitelikler itibariyle baktığımızda, muktedirlerin, böylesi bir tasfiyenin hukukun olağan araçlarıyla tamamına erdirilmesinin mümkün olmadığını anladıkları görülüyor. Bu nedenle, uzun süredir kolladıklarını anladığımız fırsat bir olağanüstü hal rejimi olarak kendileri tarafından yaratılmış durumda. Gerçi olağanüstü halin de kendi hukukunun olması gerektiğini, olağanüstü halin de hâlâ hukuk içerisinde (veya sınırında diyelim) kalma çabası olarak okunması gerektiğini Schmitt’ten beri, Agamben’in de katkıları ile elbette, biliyoruz.

Son yedi aydır yaratılan KHK rejiminin ise olağanüstü halin gereklerine bile uymadığını rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Hukuki olarak da, siyaset bilimi anlamında da böylesi bir rejimin demokratik hukuk devleti olarak anılması mümkün değildir.

“Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Genel Kamu Hukuku dersini verecek öğretim üyesi kalmadı”

Ender; Bu ihraçlarla, örneğin senin görev yaptığım Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi özelinde, bilim ve hukuk eğitimi adına oluşan kayıp nedir?

Kasım; İhraç edilenlerin akademik başarılarına ilişkin niteliklerinden bağımsız olarak, en teknik haliyle ifade edecek olursam, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Genel Kamu Hukuku dersini verecek öğretim üyesi kalmamıştır. Biliyorsun bu alan devlet teorisi ve insan haklarının kesişimidir. Yani devlet teorisi ve insan hakları üniversiteden ihraç edilmiştir. Benzer şekilde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında tek bir öğretim üyesi beş yüzden fazla lisans öğrencisinin yanı sıra bu alandaki yüksek lisans ve doktora derslerini de yüklenmek durumunda kalmıştır. Keza bu alanlarda yazılacak yüksek lisans ve doktora tezleri de çok uzun bir süreliğine sekteye uğramış durumdadır.

Kendi alanıma ilişkin olarak ifade edecek olursam, -aslında çok kimse farkında değil ve kamuoyuna yeterince yansımadı belki ama- Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi alanında Türkiye’de neredeyse bir kuşak tümüyle tasfiye edilmiş durumdadır. Bu kuşağın hayli üretken olduğunu son bir kaç yıldaki hukuk felsefesi ve sosyolojisi yayınlarına baktığımızda anlayabiliyoruz. Bir önceki kurucu kuşakla bundan sonra gelecek ve daha üretken olmalarını beklediğimiz kuşaklar arasındaki bağ böylece kopmuştur. Bu alanda son dönemde görmeye başladığımız kıpırdanmanın uzun bir süreliğine duracağını düşünüyorum. Sonraki kuşaklar muhtemelen el yordamıyla pek çok şeyi yeni baştan keşfetmek durumunda kalacaklar. Bu anlamda benim alanımda, belki elli yıllık bir geri gidişten söz edebiliriz.

“ihraçlar geçmişe ve geleceğe uzanan bir yıkım yaratmıştır”

Anadolu Üniversitesi özeline dönecek olursak; Anayasa Hukuku’nda da tek bir öğretim üyesi lisans, yüksek lisans ve doktora programlarını yüklenmek zorunda kalmıştır. Yine Medeni Hukuk gibi çok sayıda ve geniş bir alana yayılmış derslere sahip bir disiplinde tek bir öğretim üyesi kalmıştır. Dediğim gibi bu manzara, ihraç edilenlerin kişiliklerinden ve başarılarından bağımsız teknik bir tablo. Bu tablonun içerisinde örneğin ihraç edilen araştırma görevlilerinin yarattığı tahribatı doğrudan görmek mümkün değil ama belki araştırma görevlilerinin ihracı ile pek çok disiplinin önümüzdeki on yılları da şimdiden felç olmuştur. Çünkü bu araştırma görevlilerinin büyük bir kısmı yüksek lisans tezlerini vermiş, belki doktora tez aşamasına ulaşmış olan arkadaşlardır. Yani önümüzdeki üç-beş yıl içerisinde bilim alanına katkı sunması beklenen çalışmalar durmuş durumdadır.

Bir başka deyişle, ihraçlarla bazı alanlarda elli yıl geriye gidilmiş derken aslında önümüzdeki on yılın da hesaba katılmasıyla geçmişe ve geleceğe uzanan bir yıkım olduğunu söyleyebiliriz.

“Muktedirlerin “krizleri fırsatlara çevirmek” konusundaki maharetlerini küçümsemişim”

Ender; Sen de katılırsın sanırım, her türlü zülme, baskıya, anti-demokratik, hukuksuz uygulamaya şaşırmadığımız bir dönem yaşıyoruz. Ancak yine de sormak isterim, KHK ile ihracı bekliyor muydun ? Bilebildiğin kadarıyla, ihraç edilen diğer bilim insanı dostlarının da bir beklentisi, öngörüsü var mıydı bu konuda ?

Kasım; Nesnel hukuki öngörüde bulunmanın mümkün olmadığı dönemlerde geleceğe ilişkin hukuki tasarrufların tahmininde duyumlar, kişisel özellikler ve öznellikler öne çıkıyor sanırım. Ben kişisel olarak, imza sürecinin başından beri karşı karşıya kaldığımız muamelelerin hepsine şaşıyorum. Gerçekten bu kadar zülfüyâra dokunduğumuzun farkında değildim belki de… Veya üniversiteye yapılacak tasfiye operasyonunun startının verildiğinin farkında değildim. Bu kadar haklı ve meşru olduğumuz bir meseleyi kullanmayı tercih edeceklerini düşünmüyordum. Daha provokatif, komplolarla desteklenmiş işler yaparlar diye düşünüyordum. Muktedirlerin “krizleri fırsatlara çevirmek” konusundaki maharetlerini küçümsemişim.

Hemen her bakanlar kurulu toplantısı sonrasında KHK beklentisi olduğu için listeleri gözden geçiriyorduk tabi. Ama içinde ihraçların olduğu sanırım beşinci KHK bizimkisi ve hemen öncesinde yapılmış bir bakanlar kurulu toplantısı yok… Nitekim KHK’da 2 Ocak 2017 bakanlar kurulu toplantısında karar alındığı yazıyor. Dolayısıyla neden birincide, ikincide, ne bileyim üçüncüde değil de şimdi koysunlar ki KHK’ya diye düşünüyor insan. Dolayısıyla evet, OHAL’in en başından beri bir KHK öngörümüz vardı ama geciktikçe, olmayabileceği yönünde bir beklenti de oluşuyor kendiliğinden. Bunun haricinde tabi, hemen her ihraç KHK’sında imzacılardan, muhalif ve eleştirel akademisyenlerden oluşan bir listenin de sokuşturulduğunun farkındaydık elbette. Bu arkadaşlarımızın bizden farklı bir şey yapmadıklarını bildiğimizden de yalnızca anlamlandırmaya çalışıyorduk olup biteni.

Ender; YÖK, sorumluluğu rektörlüklere attı biliyorsun. Bizim ilgimiz, bilgimiz yok, rektörlükler hazırlıyor listeleri dedi. Böyle mi işler gerçekten? Örneğin Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’nün inisiyatifi altında mı gelişti süreç? Peki gerçekten öyleyse, üniversite yönetiminin sen ve diğer ihraç edilen bilim insanlarına yönelik düşmanca bir tutum içinde olduğunun ön verileri var mıydı öncesinde?

Kasım; Şimdi bu mesele çok ilginç. 2016’nın Ocak ayından beri başımıza gelen hiç bir şeyin sorumlusu yok aslında biliyor musun? Herkes topu birbirine atıyor. Daha Şubat ayında ilk soruşturma açıldığında “ne yapalım YÖK’ten talimat var” diyorlardı. Örneğin güya soruşturmacımız “en sosyal demokrat” biri olarak seçilmişti. “Ne yapalım, bu iş de bize kaldı, ama merak etmeyin” gibi bir havası vardı. Daha sonra karşılaşıp, kamu görevinden çıkarma istediğini öğrendiğimizde hayırdır diye sordum. “YÖK’ten talimat var, biliyorsun. Ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bence” diyordu. Rektör örneğin, bu şekilde öğretim üyesi ihracının bizim üniversitenin geleneğinde olmadığını söylüyordu sağda solda.

Ağustos ayında açığa alındığımızda çeşitli temsilciler aracılığıyla YÖK’e ulaştığımızda başkan, başkan vekili “Bizim bu yönde bir talebimiz yok, rektörün kendi tasarrufu diyorlardı”. Hatta YÖK Başkanı ifade özgürlüğünü ne kadar önemsediğini falan anlatıyordu bazı temsilcilere. Dolayısıyla insanın aklına iki şey geliyor tabi: Hepsi söylediklerinde samimi ama “göklerden gelen” ve hepsini aşan bir operasyon bu veya her haltı bilerek yiyorlar ama yarın bir gün devran döndüğünde bu operasyonun sahibiymiş gibi görünmek istemiyorlar. Bir yandan da tabi, hemen hepsinin kendi üzerlerinde oluşan bir “Feto” imajı söz konusu olduğundan, “yukarıdan” gelen en küçük bir ricayı anında emir telakki ediyorlar.

“Bütün bunları aştığımızda ise gönül rahatlığıyla haykıracağız yüzlerine: Hepiniz ordaydınız!”

Ben genel olarak ihraç süreçlerine dair yine kamuoyunda çok dillendirilmeyen bir başka odağa daha dikkat çekmek istiyorum. Özellikle bizimki gibi taşra kentlerinde yerel siyasetin ve bürokrasinin de önemini küçümsememek gerekiyor. AKP il ve ilçe teşkilatları bu süreçte bir tür istihbarat ve propaganda birimi olarak görev yapıyor. Cevval valilerin de sürece eklenmesi ile üniversite üzerinde garip, adı konmamış bir tazyik oluşuyor. Kimse üzerindeki baskı gerekçesi ile sorumluluğu üzerinden atamaz elbette ama bu manzarayı da görmek gerekiyor. Zira bana sorarsanız, son dönemde çok sık yapılan Nazi Almanyası kıyasını daha anlamlı hale getiren başkentteki devlet aygıtının yarattığı baskının yoğunluğundan ziyade, taşra teşkilatlarındaki günlük olarak alınan her karar sirayet eden “acaba ne derler” duygusudur. Faşizm tahlilini yaparken taşradaki bu örgütlenmeyi mutlaka hesaba katmak gerekir diye düşünüyorum. Bütün bunları aştığımızda ise gönül rahatlığıyla haykıracağız yüzlerine: “Hepiniz ordaydınız!”

Ender; İhraç edilen bilim insanlarının önemli bir bölümü “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” imzacısı. BAK süreci, barış talep etmeniz, ihraçlarda belirleyici mi gerçekten?

Kasım; Burada sanırım öncelikle ikili bir ayrım yapmak ardından da ayrımlardan birini kendi içerisinde ayrıca değerlendirmek gerekiyor. Akademiden yapılan ihraçların bir kısmında cemaat iddiası var biliyorsun. Diğer kısmı ise genel olarak eleştirel muhalif akademisyenleri içeriyor. Hemen baştan söyleyeyim, bu şekilde ihracın ve tasfiyenin kendisi hukuka, adalet duygusuna aykırıdır. Dolayısıyla cemaat iddiasıyla gerçekleştirilen ihraçlar da hukuksuzdur, hiç şüphe yok. Tabi hemen şunu eklemek gerekiyor; iktidarla cemaatin kendi aralarındaki hesap ile bizim hepsiyle olan hesabımız farklı…

“Kendi aralarındaki iktidar mücadelesinin muzafferi kim olursa olsun, bizim aynı şekilde tasfiyeye uğramamız muhtemeldi”

On beş yılı öğretim elemanı olarak olmak üzere yirmi yıldır üniversitede bulunan biri olarak üniversite fikrini, akademiyi, halk için bilimi savunurken zaten karşımızda kimlerin olduğunu gayet iyi biliyorduk. Bunların birbirleri ile olan al gülüm-ver gülüm ilişkilerini de biliyoruz, görüyoruz. Bunların aralarında bir iktidar mücadelesi vardı ve şimdilerde cemaat bir kaç adım geri düşmüş görünüyor. Bizimse hepsine karşı bir akıl, bilim ve doğa ile toplum için özerk-demokratik üniversite mücadelemiz var. Dolayısıyla şurası çok net ki, kendi aralarındaki iktidar mücadelesinin muzafferi kim olursa olsun, bizim aynı şekilde tasfiyeye uğramamız muhtemeldi.

Barış İçin Akademisyenler aslında çok daha eskilere dayanan bir inisiyatif ve “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan iki binden fazla akademisyenin önemli bir kısmı bu inisiyatifin bir parçası değil. Öte yandan, öyle tarihsel toplumsal koşullar söz konusu oldu ki, üniversite fikri bu tarihsel momentte “Barış Bildirisi” imzası olarak billurlaştı. Kuşkusuz bunda devletin ve bugünlerde onun sahibi olan hükümetin verdiği ayarsız tepki de etkili oldu. Bir anda üniversite fikrini savunmak, Barış Bildirisi imzacılarını savunmak haline geldi. Dolayısıyla genel olarak üniversitenin eleştirel ve muhalif damarının temsili BAK süreci oldu.

Bunu söylerken, imzacı olmayan arkadaşları incitmemek adına kelimelerimi hassasiyetle seçiyorum ve imzacı olmamanın eleştirel veya muhalif olmamak anlamına geldiğini söylemiyorum.

“Katil de biliyor öldürdüğünü”

Ne var ki, karşımızdaki gerçeklik bize üniversitenin Barış Bildirisi imzacıları üzerinden hizaya getirilmeye çalışıldığını söylüyor. Örneğin KHK ile ihraç edildiğimi söylediğimde, bu gündemle hiç bir ilişkisi olmayan insanlar “Hocam barış imzacısı mıydın?” diye soruyorlar. Demek ki, cemaat dışında olup da ihraç edilenlere dair böyle bir algı oluşmuş. Ayrıca şunu da mutlulukla ifade etmek isterim ki, kullanılan ifade tam olarak “barış imzacısı” olmak. Hatta bizim üniversitenin rektörü, ilk açığa alındığımızda gazeteye verdiği demeçte “onların açığa alınmasının darbe ile ilişkisi yok, onlar Barış Bildirisi imzacısı” demişti. Yani aslında kimin hangi gerekçe ile ihraç edildiğinin, kimin barışı savunduğunun herkes gayet iyi farkında… Şairin deyişini değiştirerek ifade edecek olursak “katil de biliyor öldürdüğünü”…

Ender; Birçok forumda, sosyal paylaşım sitesinde “öğrenci dostu hoca” yorumları yer alıyor senin için. İhraç kararı sonrası neler yaşandı akademik ortamda ? Özellikle öğrencilerin, meslektaşlarının tepkileri nasıl ?

Kasım; Bence sürecin başından beri muktedirlerin en çok yapmaya çalıştıkları şey bizleri marjinalize etmekti. Edemediler; çok açık ve net. Kendi koşullarımdan örnek verebilirim elbette, beklenenin çok üzerinde bir destek ve dayanışma ağı oluştuğunu söyleyebilirim rahatlıkla. İmzanın içeriğine katılmayan, hatta tam aksini düşünen bunu ifade eden çok sayıda kişiden destek mesajları aldım. Sanırım bu da, burada söz konusu olanın üniversite fikrine yapılan saldırı olduğunu ortaya koyuyor. Öyle tahmin ediyorum ki, üniversite genelinde bizi ihraç edenlerin meşruiyeti, bizlerden çok daha azdır. Ama elbette akademik ortam, sanıldığının aksine insanların görüşlerini çok rahat ifade ettikleri bir ortam değil. Maalesef 12 Eylül’ün YÖK’ünün ürünü olan ve -başkanının tabiriyle- bugünkü “Yeni YÖK” tarafından da aynı şevkle uygulanan çeşitli icatlarla akademi tam bir cendere içerisine alınmıştır.

İnsanların büyük bir kısmı neredeyse gölgesinden korkuyor. Kimisi elindeki avucundakini kaybedeceği için böyle hissediyor, kimisi mevki makam beklentisi ile… Bizim üniversitede aslolan döner sermayeden alınan paydır örneğin. Bir açık öğretim kitabının editörlüğünü, yazarlığını kaybetmek istemez insanlar. Çünkü mali götürüsü olacaktır. Ancak birebir ilişki söz konusu olduğunda bizi bilirler, tanırlar, haksızlık karşısında susmayacağımızdan da emindirler. Bu anlamda, dediğim gibi, çok sayıda insanın hakkımızı teslim ettiğini düşünüyorum.

“Orada bir komünist hoca var, senin meselene o yardımcı olur”

Benzer şeyleri işçi ve idari personel için de söyleyebilirim. Bizler için “Orada bir komünist hoca var, senin meselene o yardımcı olur” denmiştir hep ve gerçekten geldiklerinde sorunlarının çözümü için bizim gibi akademisyenler ellerinden geleni yapmışlardır. Bu anlamda bizim üniversiteden ihracımız işçisini, memurunu, öğrencisini hepsini üzer.

“Hocam şimdi ne yapacağız”

Öğrencilere ayrı bir başlık açmak isterim. Toplumsal meseleler karşısındaki duygusal tavrımı ulu orta paylaşmayı seven biri değilim. Elbette üzüldüğümüz, sevindiğimiz, öfkelendiğimiz, korktuğumuz anlar oluyor. Hemen hepsini bir gülümse olarak ifade etmeyi tercih ediyorum. Fakat özellikle öğrencilerin gösterdiği iltifat karşısında duygularıma pek hâkim olamıyorum. Bunu hemen bütün arkadaşlarımda da gözlemliyorum. Üniversitede olmanın anlamı, öğrencilerle birlikte olmak sanırım. Çünkü şöyle bir düşündüğümde, üniversite dışında, üniversite içindeyken yapıp da artık yapamayacağım tek şey öğrencilerle ders yapmak… Dolayısıyla asıl kayıp birlikte ders yapmaya ilişkin… Bu ihraçlar akademisyenlerin öğrencilerle birlikte üretme süreçlerini koparmaya yönelik aslında.

Yıllar öncesinden bir mezunumuzun telefonumu bulup bir yerlerden, ağlamaklı bir sesle arayıp “hocam şimdi ne yapacağız” diye sorması karşısında yaşadığım burukluğu tarif etmek çok zor. Siz bakmayın sosyal paylaşım sitelerindeki “öğrenci dostu” laflarına; fakültenin en hukuktan uzak derslerinden birinde her dönem en az beş on kitap okutan ve sınavlardaki sınıf ortalaması daima ellilerin altında gezinen bir hoca oldum. Buna rağmen öğrencilerin onlarla birlikte bir şeyler yapma, bir şeyler paylaşma duygusunu incelikle seziyor oluşları umudumu artırıyor.

Ender; Sen ve ihraç edilen diğer bilim insanları, ne yapacaksınız şimdi ? Öznel veya kolektif bir yol haritanız var mı ?

Kasım; Öncelikle gündelik hayatın kotarılması gerekiyor. Hiç birimiz özel olarak kenarda köşede birikim yapmış insanlar değiliz. Dolayısıyla yeteneklerimizi ve birikimlerimizi ortaya koyabileceğimiz şekilde çalışacağız ve hayatımızı kazanacağız. Öyle zamanlar vardır ki, hayatta kalmanın bizatihi kendisi direnmektir. Ancak daha fazlasını da yapacağız elbette. İçinde bulunduğumuz koşullar bizlere özel sorumluluklar yükledi. Bilimsel ve sanatsal çalışmalarımıza devam edeceğiz. Bu arada sanatsal demişken, üniversite deyince bilimselliğe vurgu yapıyoruz yoğunlukla ama biliyorsunuz çok sayıda konservatuar üyesi de payını düşeni aldı. Örneğin bizim üniversitede bir çalgı yapım hocası bir de piyanist arkadaşımız ihraç edildi. Onlar da sanatsal faaliyetlerini sürdürüyorlar, sürdürecekler.

“Yalnızca hayatımızı kazanmakla kalmayız, yeni bir hayatı da yeniden kurarız”

Türkiye’nin dört bir yanında dayanışma akademileri kuruldu. İhraç edilen akademisyenler dersler veriyorlar. Biz de çok öncesinde Eskişehir’de Dayanışma Dersleri’ni başlatmıştık zaten. Bunu bir akademiye evriltmenin yollarına bakıyoruz. Birlikte tarla sürmekten müzik yapmaya, ders anlatmaktan halay çekmeye varana kadar büyük bir kolektifi hayata geçirmeye çalışıyoruz. Bunun için uygun bir tüzel kişilik tartışması yapıyorduk zaten uzun zamandır. Muhtemelen bunu hızlandırırız. Dolayısıyla yalnızca hayatımızı kazanmakla kalmayız, yeni bir hayatı da yeniden kurarız. Bugüne kadar bize güvenenlerin başını öne eğmedik, bundan sonra da eğmeyiz.

Ender; Akademiye, bilime sahip çıkma noktasında toplumsal muhalefet öznelerine düşen görev ve sorumluluklar neler ?

Kasım; Abi benim ne haddime görev ve sorumluluk bildirmek. Yalnızca şu: Dayanışma ve mücadele… Hep bildiğimiz ama hiç bu kadar ete kemiğe bürünmemiş iki kavram. Altı ay süreyle açığa alındığımızda öğrendiğim tek şey; dayanışırsak, mücadele edersek, üretirsek başarırız. Başaracağız.

Sevgili Kasım ile dertleşmemizden kağıda dökülenler bunlar işte.

Onun da izniyle, sözlerinden bir ikisini burada yenilemek ve altını çizmek isterim;

Ne demişti Kasım hoca?

“Öyle zamanlar vardır ki, hayatta kalmanın bizatihi kendisi direnmektir. Ancak daha fazlasını da yapacağız elbette”

“Bugüne kadar bize güvenenlerin başını öne eğmedik, bundan sonra da eğmeyiz”

“Dayanışırsak, mücadele edersek, üretirsek başarırız. Başaracağız”

Teşekkürler Kasım, sen ve diğer muhalif akademisyenler, hepiniz onurumuzsunuz !

toplumsalhukuk