Soma Davasında Karara Doğru Müşteki Avukatları: Taksir Yok Olası Kast Var

Soma Katliamı Davasının 22. grup duruşmaları bugün (19 Haziran) Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Geçtiğimiz celse savcılığın mütalaası sonrası müşteki vekillerinin mütalaası ile devam etti. Müşteki avukatlarının ayrıntıları beyanlarının tamamını haber metni içeriğinden okuyabilirsiniz

301 yurttaşımızın hayatını kaybettiği Soma Davasında savcılık 14 aylık beklemenin ardından geçtiğimiz celse mahkemenin müşteki avukatlarının talebi doğrultusunda Can Gürkan’ın sabotaj iddiası ile ilgili dosyanın beklenmesinin vazgeçilmesine karar vermesiyle mütalaasını sunmuştu.

Bugün (19 Haziran) görülmeye başlayan 22. grup duruşmalarda mütalaaya karşı müşteki avukatları beyanda bulundu. Devam eden günlerde sanık ve sanık avukatları da mütalaaya karşı son savunmalarını gerçekleştirecek.

Mahkemeden alınan bilgiye göre 22. grup duruşma grubu perşembe (21 Haziran) günü mesai saati sonuna kadar devam edecek. Akabinde bir sonraki duruşma grubu  27-28-29 Haziran tarihlerinde görülecek. 29 Haziran günü ise mahkemenin nihai kararını açıklaması ve Soma Davası’nın bitmesi bekleniyor.

Dosyanın tutuklu avukatı Selçuk Kozağaçlı’nın cezaevinden gönderdiği beyanı okundu

Mütalaaya karşı ilk olarak Silivri’de tutuklu bulunan dosya avukatlarından Selçuk Kozağaçlı’nın cezaevinden el yazısı ile kaleme aldığı ve mahkemeye gönderdiğini beyanları okundu. Kozağaçlı’nın okunan beyanlarında şu ifadelere yer verildi;

Yaklaşık yedi aydır tek kişilik bir hücrede tecritte tutulduğum için teknik imkanlardan yoksunum. İşin tek olumlu yanı bu yolla geniş vakit kazanmış olmak. Yani ben de aynı dosyamızın mühendis sanıkları gibi, sahip olduğum uzun saatleri dava üzerine düşünmek için kullanabiliyorum.

İlginç ve hatta garip olmakla birlikte, tutukluluğumun davamızla da ilgisi var. Tutuklanmama neden olan suçlamalardan birisi şöyle: “Halkı hükümete karşı kışkırtıp ayaklandırmak amacıyla Soma maden kazası ile ilgilenmek…”

Gerçi sanıyorum onlar doğrudan “Madene sabotaj yapmak” ile suçlanmamı tercih eder havadaydılar ama tekrar altını çizmek gerekirse, elbette ortada sabotaj falan olmadığı için, korkarım bu halimle yetinmeleri gerekiyor.

Yarın yoksullar gerçekten ayaklandığında tarih bize adliye binalarından sokağı seyretmeyi değil, onların yanında mücadele etmeyi nasip etsin.

Bir Belediye Başkanı: “Madenleri kapsamlı denetime zorlarsanız hepsi kapatılır. Binlerce insan aç kalacağına on yılda bir kurban verilecek böyle; başka yolu yok. Üstüne gitmeyin artık, üç-beş yıl neyse versin mahkeme, kapansın bu dava, hepimiz zarar görüyoruz” demişti.Bir Baro Başkanı: “Ermenek’te hem sermaye daha küçüktü, arkası yoktu, hem de maden buna kıyasla dökülüyordu. Kemalpaşa’yı, Karadon’u biliyorsun. Taksirle biter bu iş, böyle alışmışlar, senin yapacağın bir şey yok, hükümle birlikte tahliye gelir, çıkar bu iş gündemden.” demişti.İnsanların yıllardır bu davanın neticesi ile ilgili olarak anlatmaya çalıştığı kaygıların ve akılların hepsi gerçekten de karar verirken hakimleri etkileyebilir hatta kararı belirleyebilir. Daha önemlisi bunda bir olağandışılık yahut gayri meşruluk, ayıp-günah yoktur: Hukuk budur.

Savcı cevabı bulabilmek için üç dayanak sunmaktadır:

1- Kanaatimizce işveren ve vekillerinin yüzlerce insanın ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanacak bir kazayı önceden öngörerek ve olursa olsun kastıyla üretime devam etmesi HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA AYKIRIDIR.

2- Ocağın kapanacağını, bu nedenle hürriyetini kaybedeceğini, ağır tazminat yükümlülüğüne maruz kalacağını göz önünde bulundurarak KUSURLU EYLEMİNDE SEBAT GÖSTERMİŞ OLAMAZ.

3- Ocağa kendilerinin de girdiği ve olay günü kurtarma gayretleri ile cansiperane gayretleri, BASİT BİR NEDAMET OLARAK TANIMLANAMAZ.

SONUÇ OLARAK SAVCIYA GÖRE: İşveren ve işveren vekilleri ocağın riskli olduğunu bilmekte, öngörmekte ama böylesi bir faciayı İSTEMEMEKLE birlikte yeterli olmayan tedbirler ile faaliyetlerine devam etmektedirler.

Neresinden tutsak elimizde kalacak en az on ciddi, kabul edilemez değerlendirme hatası, yuvarlama, şişirme yapılmış. Hukuksal bir değerlendirmeden çok sanıkların bir yakını tarafından “canım tabii var çocukların kusuru da ama o kadar da değil” demek için anlatılmış gibi duruyor. Böyle bir hukuksal vasıflandırmayı ciddiye almayacağımızı varsayarak, sadece tek bir fahiş hatayı tarif edeceğim.

Fahiş hatayı anlatıp son derece basit bir örnekle tarif ederek dilekçemi bitiriyorum. Savcı planlanan galerinin “MALİYET SORUNU” nedeniyle yani para harcamamak için yani ihmali bir eylemle, hareketsiz kalınarak hayata geçirilmediğini kabul etmektedir. Yine eğer bu galeri yapılmış olsaydı ölümlerin meydana gelmeyeceğini de fark etmiştir.

İşveren ve işveren vekillerinin “madende yangın ve havalandırma sorunları olduğunu” bildiğini eğer bir yangın çıkarsa (S) panosunda ölümler olabileceğini öngördüklerini, bu nedenle bu tehlikeyi bertaraf etmek üzere kaçış galerisini planladıklarını görmekte ve kabul etmektedir. TCK 83. maddesini bir kere okuyan herkes savcının bu kabullerinin açıkça “ihmali eylem ile ölüme sebebiyet verme” olduğunu görebilir. Savcı kast ve taksirin ayrılması için kullanılacak ölçütün: “neticeyi isteme(me)k; razı olmak, olursa olsun inşallah olmayacak demek, olmaz canım bir şey diye düşünmek, allahım lütfen olmasın diye dua etmek” türünden sübjektif bir ayrıma dayanarak halledebileceğini sanmaktadır.

Peki bu sübjektivite savcı ve hakim tarafından nasıl anlaşılacaktır? Sanık dua ediyorsa içinden ediyor, olursa olsun dediyse, inşallah olmaz da dediyse içinden dedi. Sen nereden anlayacaksın?Cevap arka arkaya üç tane şişirme genellemeyle geliyor: “Hayatın olağan akışına aykırı, kimse bedelini görebileceği kusurlu davranışta sebat etmez, sonuçları hafifletmek için cansiperane uğraşmış bu basit nedamet olamaz.” Başka? Yok. Fahiş hatayı düzeltelim. “Hareketsiz kalma” (Aktif müdahale yükümlülüğünü yerine getirmeme) türündeki menfi ihmali eylemlerin kasıtlı mı kusurlu mu olduğunu anlamak için yasanın emrettiği özene hareketsiz kalmanın; dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlali anlamındaki içsel bir davranış olan ihmalle mi: yoksa bir hedefi, iradesi, bilinci olan, dışsal bir davranış kabul edilen ihmali eylemle mi gerçekleştiğini inceleriz. İşveren galeriyi yapmayı UNUTSAYDI yahut dikkat ve özen göstermeyerek kusurlu kazsaydı, taksir konuşurduk.

Eğer savcılık galerinin iradi bir biçimde, para harcamamak için kazılmadığına “kanaat getirdiyse” taksirden söz edemez. Elbette bu kadar değil; ihmali eylemlerde “normatif” illiyetin sonuçları ve netice ile ihmali eylemin ilişkisi en az bu kadar önemli bir başka hataya işaret ediyor, ancak bu tartışmayı da ekli makalede zaten ayrıntılı olarak yapmıştık. CK 83. maddesini iş cinayetlerinde görmezden gelmek, hiç böyle bir madde yokmuş gibi davranmak şeklindeki “kusurlu davranışınızda” daha ne kadar sebat etmeyi düşünüyorsunuz? Malum kusurlu davranışta sebat mümkün değildir.

Av. Atalay: Bu dava tarihsel olarak önemlidir, kararınız da tarihe yazılacaktır. 

Kozağaçlı’nın beyanlarının ardından Av. Can Atalay söz aldı. Atalay beyanlarında şunları söyledi:

Bütün sorumluluk bant boyunda çalışan kaynakçılara yıkılmaya çalışıldı, ayran şişeleri kameranın kayıt yapmadığı zamanda bulundu, Müge Anlı programından, sabotaj hikayesinden buralara gelindi. İşçilerden sorumlu yaratmaya çalıştılar.Olayın oluş nedenini savunma makamı ciddiyetsizlikle ele aldı. İddia makamı 1 yıl 3 ay boyunca hazır dediği mütalaayı bekletti.

Olgusal olarak olay mütalaada olduğuna yakın anlatılmıştır, ana doğrultu doğru kurulmuştur. Manevi unsurla ilgili olarak, kaynağını anlayamadığımız bir yorumla “hayatın olağan akışına aykırı” diyerek bilinçli taksir sonucuna varmıştır.

Huzurda olan sanıklar, huzurda olmayan sendikacılar ve siyasetçiler biliyorlar; bütün riski biliyorlar. Özellikle S Panosu için havalandırma ile ilgili çözüm üretmem gerekir demişler, projelendirmişler, öngörmüşler. Öngörülerine uygun hareketi de planlamışlar ama onay alan projeyi uygulamamışlardır. Hatta bu projeler nedeniyle kaybedecekleri rezerv yerine rezerv bile almışlardır. Ama yine uygulamamışlardır. Buna basitçe hayatın olağan akışı veya bilinçli taksir deyip geçemezsiniz. Burada olası kast vardır. Emirleri altındaki işçileri göz göre göre ölüme göndermişlerdir.

Manevi unsurun tayinine ilişkin kriterleri uygulayacaksanız, bu dosyadan bilinçli taksir manevi unsuru çıkmayacaktır. Sizin sırtınıza (mahkeme heyetine) maden sermayesinin geleceğinin yükü yüklenemez, siz hukuka ve dosyaya uygun karar vermekle yükü taşıyorsunuz, ötesini değil. Bu dosyada kamu görevlileri ve siyasi sorumlular, Danıştay kararına rağmen yargılanmamıştır. Bu nedenle siz karar verdikten sonra da bu dosyada adalet tecelli etmiş olmayacaktır. Bu dava tarihsel olarak önemlidir, kararınız da tarihe yazılacaktır.

Av.Aslan: Ailelerin adalet beklentisi karşılanmalıdır. 

Atalay’ın beyanlarının ardından Av. Nergis Tuba Aslan söz aldı. Aslan beyanlarında şunları söyledi:

Savcılık subjektif değerlendirme yapmıştır, hukuksal temeli yoktur. Savcılık, olgusal olarak, (katliamın) madenin yapısal eksikliklerinden ve üretim baskısından kaynaklandığını belirtmiştir, doğrudur.

Yönetim Kurulu tarafından alınan sahte karar, haklı olarak Savcılığın da dikkatini çekmiştir; “Bu kararlardan da anlaşılacağı üzere işveren olan şirket yönetim kurulu başkan ve üyelerinin, sorumluluğu işveren vekili olan genel müdür Ramazan Doğru’nun üzerine bırakmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır” demiştir. Bu durum, olası kastın en temel delilidir. Sanıklar meselenin bu kadar farkındadır, bu kadar öze almış hatta bundan yırtmaya çalışmışlardır; bu açıkça olası kasttır.

Bu saptamadan olası kast dışında bir sonuca varmak genel yargı pratiğimize nüfuz etmiş bir anlayıştır. Kanundan ve sözleşmeden kaynaklanan garantörlük yükümlülüklerini ihmal etmişlerdir, Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesi uygulanmalı, ailelerin adalet beklentisi karşılanmalıdır.

Av. Ege: Madendeki çalışma koşulları, kötülüğün sıradanlaşmış halidir.

Aslan’ın beyanlarının ardından Av. Seçil Ege söz aldı. Ege beyanlarında şunları söyledi:

Tüm avukat arkadaşlarımın ayrıntılarıyla anlattığı gibi, savcılık makamı olguları bizim de iddia ettiğimiz şekilde nitelendirdikten sonra suçun vasıflandırmasında açıkça çelişkiye düşmüştür. Bu çelişki hali savcılık makamının “adaleti tesisi etme saiki”nden başka bir saike dayanmadığı varsayımı ve kabulü halinde, bir tereddüt halini göstermektedir. Savcılık makamında oluşan ve özellikle suçun manevi unsuruna yönelen bu tereddütün sebebini olaya farklı bir açından bakarak açıklamak istiyorum. Bunun için de bir duruşmadan kısa bir gözlem tutanağı okuyacağım.

“Duruşmaların günler aldığı ve saatlerce sürdüğü zamanlar içerisinde onlarca tanık çağrılmış ve kürsüye çıkartılmıştır. Tanıklar başlarından geçen şeyleri yeniden tasavvur edip anlattıklarında bir süre sonra dayanamayıp kendilerini kaybetmeye, fenalık geçirmeye, bayılmaya başlamışlardır. İşte yine bu şekilde bu şoku geçiren bir tanığın dinlenilmesi esnasında, salonda tüm bunlar olurken şaşırtıcı bir şekilde sanığın  sakince oturmakta ve çok insani bir halde burnunu temizlemektedir. Sanık bırakın hafızasının tanığa verdiği acıyı hissetmeyi, burnunu temizlemektedir.

Çünkü ona göre ortada abes bir durum yoktur ve fiziksel olarak kimseyi öldürmemiştir, vicdan azabı ya da suçluluk hissetmemektedir ve hatta kendi bakış açısına göre masumdur, çünkü birisini öldürmemiştir. Sadece kendisine verilen görevi yerine getirmiştir, devletin koyduğu kuralları izlediğini, mevzuata uygun hareket ettiğini ve diğer tüm sanıkların da aynı şekilde görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştıklarını bu yüzden onların da suçlanmaması gerektiğini” ifade etmiştir.

Sanıkla ilgili gözlem “Fazlasıyla normal, ortalama hatta basma kalıptı, sıradan bir devlet memuru gibiydi. En sıradışı cinayetten sorumlu bu adam bunları olabilecek en sıradan güdülerle, iyi bir vatandaş iyi bir işadamı olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu, nezih bir hayat inancıyla işlemişti.”

Bu sanık huzurdaki Sanık Can Gürkan’dır, tıpa tıp ona uymaktadır, ağlayan bayılan aileleri müstehzi tavırlarla dinleyen, kimi zaman aşağılayan ve işini iyi yaptığını, ülkesine yatırım yaptığını ekonomisine katkı sunduğunu söyleyen;

Görevini yerine getirdiğini, talimatlara ve mevzuata uygun davrandığını söyleyen Ramazan Doğru, Ertan Ersoy, M.Ali Günay Çelik’tir;

Soğuk kanlılığı ile dikkat çeken kimi zaman ailelere kimi zaman avukatlara kadar saldıran ve sadece görevini yaptığını söyleyen İsmail Adalı, Hilmi Kazık, Yasin Kurnaz’dır;

Yine sadece görevlerini yaptıklarını iddia eden ve kimi zaman uyuyan -ki şu anda da uyumaktalar- kimi zaman kendini tamamen duruşmanın dışında tutarak yani yargılamaya tamamen yabancılaşarak acılı aileleri film gibi izleyen arka sıradaki tutuksuz sanıklardır.

Ve işini gayet iyi yapan, ülkesine yatırım yapan, hizmet eden Alp Gürkan’dır.

Anlattığım sanık milyonlarca Yahudi’nin nakledilmesi görevini planlayan ve yürüten Nazi subayı Otto Adolf Eichmann‘dır. Tutanaklar Eichmann’ın yargılamasından alınmıştır Eichmann fiili olarak bizzat kimseyi öldürmemişti, öldürülmesi emrini vermemişti. Milyonlarca Yahudinin Almanya ve Avusturya’dan toplama kamplarına naklini yürütüyordu ve henüz bu toplama kapmlarında insanların sistematik olarak öldürülmesi kararı alınmış değildir. Ancak mevcut faşizm koşulları altında Yahudilerin ölebileceklerini biliyordu. Neticede hem nakil koşullarını hem de topluca bulundukları yerde milyonlarca insan öldü. Eichmann bu insanların ölümünden doğrudan sorumlu bulunarak idam cezasına çarptırıldı. Hem nakil koşullarını hem de mevcut faşizm koşullarını bu maden ocağındaki koşullarla benzeştirebiliriz.

Burada gözümüzün önünde cereyan eden madendeki çalışma koşulları, kötülüğün sıradanlaşmış halidir, savcılık makamının tereddüt etmesinin sebebi de bilinçli taksir ile olası kast arasındaki ince ama yakacı sınırda oluşan bu sıradan kötülüğün şaşırtıcılığıdır. Zira sanıklar kötülüğün sıradanlığı ve rahatlığı içerisinde normal görmüş ve kasten hareket etmişlerdir. Bu ölüm kampı gibi çalışmak koşullarında insanların tehlikede olduğunun, öleceğinin bilincinde olarak bu sonucu göze almışlardır. Toplumun her köşesinden fışkırmakta olan sıradalanlaşmış bu kötülüğün cezalandırılması gerekir ve bu bilinçle mahkemenin savcılığın yaşadığı tereddütü yaşamaması gerekmektedir. 

Av. Aran: Devlet ile sermaye sınıfı birlikte hareket etmekte, iş cinayetlerinin üzerini kapatmaya çalışmaktadır

Ege’nin beyanlarının ardından Av. Sercan Aran söz aldı. Aran beyanlarında şunları söyledi:

Meslektaşlarımn duruşmada açıkladıkları ve sayın Kozağaçlı’nın cezaevinden gönderdiği ve duruşmada okunan beyanlara aynen iştirak ediyorum.

Tekrara düşmeden ve birazdan sunacağım yazılı beyanlarımızda bir kaç hususa değinmek istiyorum. Esasan bizim davanın başından beri tartıştığımız hususların savcılık mütalaasında aynen ve sanıklara kusur izafe edilerek geçmesi ve sanıkların buradan doğru sorumluluklarının bulunduğu bizde bu konuda savcılığı ikna edebilmişiz ve derdimizi anlatabilmişiz fakat suç vasfının nitelendirilmesi konusunda kendi derdimizi tam olarak anlatamamışız.

Toplamda 52 sanıktan 34’ünün beraati, 18’inin ise cezalandırılması mütalaa edildi. Mütalaa iddianamenin de gerisine düşen bir şekilde sanıklar hakkında cezalar istendi.Oysa ki iddianamede yazılı hususlar ve diğer başkaca bir çok konuda sanıkların ciddi kusur ve sorumluluklarının olduğu yargılama aşamasında dinlenen tanık beyanlarıyla, yapılan keşif ve sonrasında korotlu sondajlar ile 16 kişilik maden mühendisi bilirkişi heyetinin verdiği 3 rapor ile ortaya çıktı.

Bu dosyada da takip ettiğimiz diğer bir maden faciası dosyası olan Kemalpaşa Maden Faciası dosyasında da gördüğümüz şey şudur. Sermaye iktidar ile kurduğu ilişkiler neticesinde sorumluluklardan sıyrılmaya, kendi lehine bir menfaat elde etmeye çalışmaktadır.

Savcılık mütalaasında tüm eksikleri, yapılmayan işleri anlatmakta fakat sanıkların gerekli tedbirleri aldığını söylemektedir. Biz bu durumu kabul etmiyoruz. Sanıklar hiçbir tedbir önlem almamışlardır.İşçilere mevzuata göre 3 gün verilmesi gereken eğitimlerin bir gün içerisinde kağıt üzerinde tamamlanmasını biz tedbir olarak nitelendirmiyoruz. Ya da sensör bulunması gerekirken bozuk sensör koymalarını ya da el sensörlerinin alarm seviyelerini yükseltmelerini, sensör verilerinin işlendiği defterleri gerçeğe aykırı olarak doldurmalarını biz tedbir olarak nitelendirmiyoruz.

Aksine el sensörlerinin alarm seviyelerinin yükseltilmesini, yine sensör değerlerinin gösteren defterlere gerçek değerlere aykırı olarak düşük değerler yazılmasını aynı S panosunda açılmayan havalandırma galerisinin yapılmaması gibi, aynı olaydan çok önce cezai sorumluluğu sahte evraklarla şirket müdürü Ramazan Doğru’nun üzerine atmaya çalışmalarındaki icrai davranışlarda olduğu gibi bu hususlarında icrai nitelikte OLASI KASTA yönelik bir girişimler olarak nitelendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Genel olarak madendeki tüm eksiklik ve ihmali davranışları biz OLASI KASTA yönelik davranışlar olarak nitelendirmekle birlikte, bu üç hususun özellikle OLASI KASTA yönelik icrai nitelikte davranışlar olduğunu düşünmekteyiz.

Sanıklar ve başta Can Gürkan olmak üzere duruşmalarda sürekli olarak “biz madenciliği çok iyi biliyoruz. Park Teknik yangınla mücadele etmeyi bilmiyordu, biz bu işi bildiğimiz için bu işe talip olduk” dediler. Madenciliği biliyorsanız bu işteki sorumluluklarınızı da bilirsiniz ve ona göre gerekli her türlü önlemi ve tedbiri almanız gerekir. Bunu bilmenize rağmen hiçbir iş ve işlem yapmıyorsanız OLASI KAST boyutunda sorumluluğunuz bilerek ve isteyerek hareket ediyorsunuz demektedir.

Bu anlamda biz mütalaanın suç vasıflandırmasının hatalı olduğunu düşünüyoruz. Daha önce 2017  yılının ocak ayı içerisinde müşteki avukatları olarak esasa ilişkin beyanlarımızı ayrıntılı biçimde sunmuştuk. Madendeki tüm eksiklikler mütalaada da belgelenmiş ve dile getirilmiş durumdadır. Burada tartıştığımız tek husus suçun vasıflandırılması meselesidir. Biz buradaki vasıflandırmanın da OLASI KAST düzeyinde olduğunu düşünmekteyiz.

Savcılık mütalaasında hakkında ceza istenen sanıkların tamamının ve bunlara ek olarak savcılığın beraat istediği Havalandırma Mühendisi ve Elektrik Mühendisinin de OLASI KAST ile insan öldürme suçundan cezalandırılması gerektiğini düşünüyoruz.

Havalandırma ile ilgili bir çok eksiklikten bahsederken havalandırma mühendisinin sorumluluğundan bahsetmemenin ceza hukuku açısından mümkün olamayacağını düşünmekteyiz. Yine elektrik kablolarının ve elektrik panolarının alev sızdırmaz malzeme olmadığı, yangının büyüme nedenlerinden biri de kabloların alev sızdırmaz olmaması ortaya çıkmış bir gerçek olarak durmakta iken elektrik mühendisinin sorumluluğu olduğu kanaatindeyiz. Teşekkür ederiz.

Av. Aran ve Av. Ege tarafından sunulan yazılı beyanın tam metnini okumak/indirmek için tıklayınız.

Müşteki-mağdur vekillerinin beyanlarının ardından sanıklar esasa ilişkin son savunmalarına başladı. Tutuklu sanık Can Gürkan beyanlarında S panosunda yapılması düşünülen ve fakat yapılmayan havalandırma galerisinin neden yapılmadığını Ramazan Doğru’nun açıklayacağının söyleyerek sanıklardan sonra söz almak üzere bir kısım beyanlarını sundu.

Sanık Gürkan anlatacak dedi sanık Doğru anlatamadı

Gürkan’ın ardından söz alan Ramazan Doğru 2 saatlik sunumunda S panosunda yapılması projelendirilen fakat yapılmayan havalandırma galerisini neden yapmadıklarını anlatmaya çalıştı fakat anlatamadı. Mahkeme heyetinin sorularına cevap veremeyen Doğru, madene dair yaptıkları diğer işleri anlatmaya başladı ve S panosuna yapılmayan ve 269 işçinin hayatını kaybetmesinde büyük önem arzeden havalandırma galerisini neden yapmadıkları sorusuna cevap vermeden sunumunu tamamladı.

Can Gürkan ve Ramazan Doğru’nun esasa ilişkin beyanlarının ardından duruşma yarın (20 Haziran) 09.00’da devam etmek üzere ertelendi.

Yarın duruşmadan gelişmeleri sizlere paylaşmaya devam edeceğiz…

toplumsalhukuk