Tarih Farklı, Söylem Aynı: Müdahale Et, “Demokratikleştir” Ve Ortadan Kaldır! – Av. Mert Ekinci

Türkiye’de kalıcı ve güçlü bir demokrasinin inşası arzu ediliyorsa meslek örgütlerinin birer siyasi engel olarak görülmesinden vazgeçilmelidir. Hürriyetçi demokrasilerin en temel icabı demokratik toplum örgütlenmelerinin bağımsızlığının sağlanmasıdır. Unutulmamalıdır ki; kamusal örgütlenmelerin, suskunluk sarmalında ve sembolik olduğu örgütsüz bir toplum, gerçekten özgür bir toplum değildir

Günümüzde tekrardan gündeme gelen ya da başka bir tabirle raftan indirilen meslek örgütlerindeki seçim sistemine ve bir kısım kuruluş esaslarına dair düzenleme çalışmalarının geçmişi aslında oldukça eski. Her ne kadar şu an için yerel barolar ile Türkiye Barolar Birliğinin yönetim ve örgütlenme esaslarına dair değişiklik çalışmaları temel tartışma konusu haline gelmişse de geçmişte birçok meslek örgütü de bu tartışmalardan doğrudan etkilenmiş, etkilenmeye de devam etmektedir.

Meslek odaları ile her karşı karşıya gelişinde odaların yönetim sistemi ve örgütlenme biçimine  müdahaleyi hukuken gündemine alan AKP, on yılı aşkın süredir odaların işleyişine çeşitli şekillerde müdahale etmeye çalışmaktadır. Bu süreç içerisinde, meslek kuruluşlarının yönetim ve temsil sistemine ilişkin değişiklik tartışmaları temel konuyu oluşturmakla, birçok kamusal yetkinin de odaların elinden alınması hususu tartışılarak hayata geçirilmiştir.

Sürecin yazınsal temeli: “28 Eylül 2009 tarihli Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafında yayınlanan Araştırma ve İnceleme Raporu”

Belirtmek gerekir ki; tarihsel süreç içerisinde kendini farklı şekillerde gösteren tasarı ve değişiklik önerilerine ilişkin tartışmaların en önemli noktalarından biri, 28 Eylül 2009 tarihli Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafında yayınlanan Araştırma ve İnceleme Raporu’na dayanmaktadır. Bu rapor teknik anlamda; 771 sayfadan oluşmak üzere beş bölüm olarak hazırlanmıştır. Birinci bölümde “kavramsal çerçeve”; ikinci bölümde “Dünya’da mesleki örgütlenme uygulamaları”; üçüncü bölümde “Türkiye’de mesleki örgütlenme uygulamaları”; dördüncü bölümde “Meslek kuruluşları ile diğer mesleki örgütlenmelere ilişkin tespitler”; beşinci bölümde ise “Değerlendirme ve öneriler” yer almıştır. Raporun 1061 sayfadan oluşan ve tek tek meslek örgütleriyle ilgili belge ve bilgilere yer verilen eki de rapor kapsamında mevcuttur. Raporun ilk üç bölümünde çeşitli görüşler çerçevesinde konu ele alınmış ve raporu hazırlayan Kurul’un görüşlerine yer verilmemiştir. Dördüncü bölümde ise, DDK tarafından meslek örgütlerinden toplanan belge ve bilgiler özetlenmiştir. Asıl değerlendirme ise raporun beşinci bölümü ile sonuç kısmında yer almaktadır. Beşinci bölümde yapılan değerlendirmeler çerçevesinde meslek örgütleriyle ilgili olarak kırk üç ayrı öneride bulunulmuştur.

DDK raporunda belirtildiği şekliye; kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile ilgili yaşanan mevcut sorunların, esas itibarıyla söz konusu kuruluşların “idare” içinde yapılandırılmış ve devlet teşkilatının bir parçası olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu kapsamda raporda; kamusal tipteki örgütlenme modelinin, meslek kuruluşlarının tam anlamıyla bir sivil toplum kuruluşu haline dönüşmesini engelleyen bir ortam oluştuğu iddialarına yer verilmiştir.

İlaveten meslek örgütlerinin kuruluş amaçlarına uygun olmayan faaliyetlerinin yaygınlaşması ve yıllardır giderilmeyen mevcut yapısal sorunların sonucu olarak; bir kısım üyelerin meslek kuruluşlarının yönetim ve faaliyetlerindeki etkinliğini sınırladığı gibi mesleki örgütlenmenin mecburi, tekelci ve hiyerarşik yapısını da pekiştirdiği 2009 tarihli DDK Araştırma İnceleme Raporunda belirtilmiştir.

Bahse konu raporda; meslek örgütlenmeleri içerisinde siyasal niteliği ağır basan faaliyetlerin yürütüldüğü, kamusal yetkilerin vesayet ilişkileri çerçevesinde kullanıldığı, uygulanan seçim sistemlerine göre çoğulcu demokrasinin işler olmadığı ve birçok üyenin demokratik şekilde temsil edilmesinde yapısal sorunların yaşandığı belirtilerek ilgili kanunların bu sorunları giderecek şekilde düzenlenmesi önerilmiştir. Bu husus raporun ilgili bölümlerinde;

  • “Meslek kuruluşları, belli bir mesleğe mensup olanları bünyesinde toplayan kişi topluluğu niteliğindeki örgütler olmaları, işlevleri ve organlarının oluşumu bakımından demokratik yapılar olarak gözükmesine rağmen, bu kuruluşların yönetiminde, faaliyetlerin yürütülmesinde, devlet ve diğer toplumsal aktörlerle olan ilişkilerinde demokratik değerlerin gerçek anlamda işlerlik kazandığını söyleyebilmek mümkün değildir. Çoğulcu demokrasi ilkeleriyle bağdaşmayan uygulama ve yaklaşımları mevcut yapılanmayı tartışmalı hale getirmektedir.”

  • “Mesleki örgütlenme alanında; örgüt faaliyetlerine aktif katılımdan, mesleki dayanışmaya, seçim usulünden, iç denetim mekanizmalarının işletilmesine, hesap verme sorumluluğundan, şeffaflığın sağlanmasına, organların teşkilinden bürokratik yapının oluşturulmasına kadar her alanda demokratik bir yapının tesisi ve bu anlamda yeni bir yönetim kültürü oluşturulması gerekmektedir. Üyelerin talep ve beklentilerini karşılayan, üyeler arasında iyi ilişkiler geliştiren, haksız rekabeti önleyen, mesleki ahlak kurallarını ödün vermeksizin uygulayan, siyasal karar alma mekanizmalarına aktif bir şekilde ve tarafsız bir yaklaşımla katılan bir meslek kuruluşuna yönelik yeni bir örgütsel tasarım gerekmektedir.”

  • “Meslek örgütlerinin hukuki niteliklerini, amaç ve işlevlerini bir kenara bırakıp kâr amacı güden organizasyonlara veya ideolojik/politik amaçlı diğer özel hukuk örgütlenmelerine benzemesi, meslek mensupları, toplum ve devletle ilişkilerinde benimsenen bu yaklaşım çerçevesinde ilişki gerçekleştirilmesi her açıdan olumsuzluklara neden olmaktadır. Mesleki örgütlenmenin ortaya çıkışında meslek mensuplarının ortak ihtiyaçlarının karşılanması ve mesleki veya grup çıkarlarının korunması kadar bu örgütlerin mesleğe, meslek mensuplarına ve topluma yönelik kamusal nitelikli etkinliklerinin de etkisi büyüktür. Meslek örgütlerinin salt üye çıkarlarını koruma ve geliştirmeye odaklanan bir çıkar grubu niteliğini kazanması, bunlara devletçe devredilen bazı kamu hizmeti niteliğindeki görevler ve bunun sonucu olarak tanınan kamusal yetki ve ayrıcalıklarla da bağdaşmamaktadır. Devletin bir kısım kamusal görev ve yetkilerini bu kuruluşlara devretmiş olması; mesleki örgütlenmenin gerekliliği, işlevselliği ve önemini gösterir. Ancak bu yetki devrinin amacına ve usulüne uygun kullanılması gerekmektedir. Bu itibarla, meslek kuruluşlarının Anayasal ve yasal çerçevede meslek ve meslek mensuplarına ilişkin hizmet ve görevlerini yürütmeleri, bu alana yönelmeleri ve kurumsal olarak salt ideolojik/politik veya güç/iktidar elde etme yaklaşımlarından uzaklaşmalarının sağlanması gerekmektedir.”

  • Özetle, örgüt faaliyetlerine aktif katılımdan, mesleki dayanışmaya, seçim usulünden, iç denetim mekanizmalarının işletilmesine, hesap verme sorumluluğundan, şeffaflığın sağlanmasına, organların teşkilinden bürokratik yapının oluşturulmasına kadar her alanda demokratik bir yapının tesisi ve bu anlamda yeni bir yönetim kültürü oluşturulması gerekmektedir.”

şeklinde ifade edilmiştir.

Bahse konu tespitler ile birlikte DDK Araştırma ve İnceleme Raporu Kapsamında yer verilen bir kısım öneriler de;

  • “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu” statüsünün yeniden irdelenmesi ve bu doğrultuda kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına ilişkin Anayasa’nın 135 inci maddesinin yeniden düzenlenmesi gerektiği değerlendirilmektedir.”

  • “Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarında; örgüt faaliyetlerine aktif katılımın sağlanması, mesleki dayanışmanın artırılması ve demokratik bir yapının tesisi amacıyla organlarının teşkili ve üyelikle ilgili kuralların yeniden ele alınması gerektiği değerlendirilmektedir.

     

  • “Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarınca yapılan seçimlerde katılım oranını yükseltmek, seçimlerin tarafsızlık ve eşit koşullar altında yapılmasını sağlamak ve mevcut temsil sorunlarını gidermek amacıyla seçimlere ilişkin kuralların yeniden düzenlenmesi gerektiği değerlendirilmektedir”.

  • “Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşlarında; kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli bir şekilde elde edilmesi ve kullanılmasını, hesap verebilirliği ve mali saydamlığı sağlamak üzere; mali yönetim yapısı ve işleyişi, bütçelerinin hazırlanması, uygulanması, mali işlemlerin muhasebeleştirilmesi, raporlanması ve mali kontrolü ile ilgili kuralların yeniden ele alınması gerektiği değerlendirilmektedir.”

şeklinde ifade edilmiştir.

Her ne kadar DDK Raporunda değişiklik önerilerini meşru göstermeye, yumuşak geçişli, bol “demokratikleşmeli” çıkarımlar yapılıp bu çerçevede öneriler de bulunulmuş olsa da yapılmak istenilenin; AKP’nin siyasi çıkarları ile çatışmayan, yürütmenin güdümüne alınmış, sivil toplumculuk ile çürümeye yüz tutmuş, cansız örgütlenmeler yaratmaktır.  Yapılmak istenilen her değişiklik; AKP’nin barolar üzerinde egemen olma, yargının görece en bağımsız olan son sac ayağını da kırma iradesinin de en belirgin örneğidir.

Tüm bu ifade edilen tespit ve öneriler doğrultusunda; AKP’nin kendi politikalarının rahat bir şekilde uygulanmasının önünde engel olarak gördüğü meslek odalarını etkisizleştirme çabasının ilk sağlam adımı, ilgili rapor ile atılmış ve günümüze kadar da çeşitli şekillerde bir tehdit unsuru olarak servis edilmiştir.

Siyasi iktidarın ve temsilcilerinin politikalarına çeşitli şekillerde karşı duruş sergileyen barolar, her zaman bastırılması gereken bir hedef haline gelmiştir. Bu, kimi zaman günümüzde olduğu şekliyle Avukatlık Kanunu değişikliği öne sürülerek, kimi zaman daha kişisel ilerleyen doğrudan saldırılar ile kimi zaman da yerel barolar hedef alınarak sistematikleştirilen hukuki ve siyasi baskılar ile süregelmiştir. Değişmeyen şey; siyasi iktidarın politikalarını eleştiren savunmanların, dönemin koşullarına göre güncellenen yapısal değişiklik tartışmaları ile farklı görünümlerde karşılaşmış oldukları gerçeğidir.  

28 Eylül 2009 tarihli Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafında yayınlanan Araştırma ve İnceleme Raporunda yukarıda belirtilen değişiklik önerileri birçok meslek örgütünü içine alacak şekilde düzenlenmiştir. Bunlardan bir tanesi olan barolar –daha çok Türkiye Barolar Birliği- için çeşitli dönemlerde meydana gelen yapısal değişiklik tartışmalarının yazınsal dayanağı olarak da işbu rapor yer almaktadır.

Cumhurbaşkanının baro temsilcileri ile arasında çeşitli dönemlerde meydana gelen siyasi, sosyal veya hukuki gerilimin ardından raftan indirilen yapısal değişiklik tartışmaları, kendi içerisinde tartışılırken hep ilgili rapora atıf yapılmakta ve ilgili değişikliklerin ivedilikle yapılacağı sinyali kamuoyuna servis edilmektedir.

Belirtilenler uyarınca; tarihsel süreç, barolar açısından değerlendirmeye alındığında bir takım kırılma noktalarının var olduğu netlikle anlaşılmaktadır. Şöyle ki;

  • Özellikle AKP iktidarının “devletleşme” sürecinin ürünü olan 2010 Anayasa Referandumuna ilişkin olarak kabul doğrultusunda gerçekleşecek değişiklik önerilerine, TBB ve birçok yerel baro, HSYK’nın yapısının değişerek Adalet Bakanlığı ile arasında vesayet ilişkisi kurulacak olması başta olmak üzere birçok nedenden dolayı muhalefet etmiştir. Buna yönelik olarak Avukatlık Kanun tasarısı gibi bir değişiklik önerisi kamuoyunda bulunmasa da Ankara Barosu seçimleri üzerinden seçimlerin vesayet ilişkisini tamamladığı belirtilmiştir. Özellikle referanduma ilişkin “hayır” cephesinin adayı olduğu değerlendirilen Metin Feyzioğlu nezdinde sistematik hale getirilen eleştiriler; bu cepheyi örenlerin statükoyu temsil ettiğini, grupların eşit olarak temsil edilmediği bir seçim sistemi bulunduğunu dile getirerek bu sistemin değişmesinin gerektiği vurgulamış, kamuoyunda yer almasına sebebiyet vermişlerdir.

  • Dönemin TBB Başkanı Metin Feyzioğlu 2013 – 2014 adli yıl açılışında başta hükümet olmak üzere Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay ile ilgili eleştirilerde bulunmuştur. Bu eleştiriler üzerine dönemin Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan ile aralarında meydana gelen gerilimin ardından Avukatlık Kanunu’nda yapılması planlanan değişiklik önerileri tekrardan gündeme gelmiştir. Bu kapsamda; dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Avukatlık Kanunu’nda yapılacak olan değişiklik ile seçim sisteminin değiştirilmesi gerektiğini, daha çoğulcu bir yönetimin TBB’nin başında olması gerektiğini vurgulamıştır. Gündeme gelen tartışmalar ile avukatlara ve meslek örgütlerine tanınan kamusal yetkilerin sınırlandırılmasını da içeriğinde barındırmış; meslek örgütüne tanınan bazı kamusal yetkilerin sınırlandırılması gerektiğine yönelik görüşler kamuoyuna servis edilmiştir. Tüm bunlara ilişkin; TBB ve birçok baro, bahse konu değişiklik tartışmalarına taraf olmuş ve sair kamusal yetkilerin sınırlandırılmasının Adalet Bakanlığının TBB üzerinde vesayet ilişkisi kurmasına sebebiyet vereceğini dile getirerek değişiklik önerisine karşı tavır sergilemişlerdir.

  • 2018 yılında Türk Tabipleri Birliği Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin imzası ile yayınlanan “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” başlıklı bildirisinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye’yi temsil edemediği gerekçesi ile “Türk” ifadesinin çıkartılması gerektiği tartışmaları ile Türkiye Barolar Birliği’ne yönelik saldırılar bir kez daha gündeme gelmiştir. Siyasi iktidar ile çeşitli dönemlerde karşı karşıya gelen barolara yönelik bu dönemde de iktidarın baskı politikalarının sonucu olan çeşitli sistem değişiklikleri kamuoyunda tartışılmıştır.

  • 09.2019 yılında Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapılan adli yıl açılışı bir kısım yerel baro tarafından “yürütmenin yargıya en açık müdahalesi” olarak yorumlanmıştır. Bu kapsamda 52 yerel baro ve 20 adet Yargıtay üyesinin katılmadığı törende Cumhurbaşkanı; protesto tavrının manipülatif olduğunu belirterek Avukatlık Kanunundaki yapılması planlanan değişikliklerin yeniden gündeme gelmesine sebebiyet vermiştir.

  • 04.2020 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan ayrımcılık ve nefret söylemi içeren açıklamanın ardından Ankara Barosunca, bu açıklama eleştirilmiş ve kullanılan ayrımcı dil dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur. Mevcut tavır dolayısıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Ankara Barosu yönetimi hakkında resen soruşturma başlatılmış ve Cumhurbaşkanı Diyanete yapılan “saldırıyı” devlete yapılan bir “saldırı” olarak nitelendirmiştir. Tüm bu tartışma sürecinin ardından, meclisin çalışmaya başlaması ile birlikte baroların yapısal dönüşümüne yönelik değişiklik önerilerini içeren tasarının meclis çalışmasına sunulacağı ısrarla belirtilmiştir. Nisbi temsil sistemine geçilerek çoğulcu demokrasinin güçlendirileceği, TBB’ye gönderilen delegasyon sayısının temsili demokrasi ile uyumlu hale getirileceği iddiasıyla hareket edilen bu tasarıya karşı 80 yerel baro ve TBB Yönetimi açıklamada bulunmuşlardır. Bu kapsamda; bahse konu değişikliğe karşı; siyasal iktidarın, mesleki faaliyet ve meslek odasının iç işleyişine müdahalesi olduğu gerekçesiyle eleştirel ortak tavır sergilemişlerdir.

Tarihsel süreç değerlendirildiğinde; Cumhurbaşkanı ile barolar arasında meydana gelen her fikri çatışmanın sonrasında Avukatlık Kanunu tasarısının raftan indirildiğini ya da baroların seçim sistemine yönelik tartışmaların başlatıldığını rahatlıkla anlayabiliriz. Bu süreç içerisinde yasal mevzuatta, bahsedildiği şekilde henüz bir değişiklik olmasa da değişiklik tasarısı olarak öne sürülenler birçok tartışmayı da beraberinde getirmektedir.

Yukarıda da açıklandığı üzere, yapılmak istenilen değişiklik ile örgütlenme ve işleyişi bakımından AKP’nin siyasal hegemonyası altında olmayan meslek örgütlerinin seçim sistemlerinin, anayasal dayanağa sahip kamusal yetkilerinin ve sair örgütlenme prensiplerinin değiştirilmek istenildiği alenen ortadadır. Zira kamusal yetkileri olan bağımsız meslek kuruluşları siyasi iktidarın politikalarının uygulanmasının yönünde bir engel olarak düşünülmekte ve yasama organındaki çoğunluk gücü kullanılmak suretiyle meslek örgütleri işlevsizleştirilmek istenilmektedir.

Takdir edileceği üzere AKP iktidarı, demokratik toplumun teşekkül etmesini engellemek ve kendi politikalarının siyasal güvencesini sağlamak için 19 yıllık yönetim geçmişinde tüm muhalif kurumların bastırılması, yargının siyasallaştırılması, kamu kurumlarının kendi çıkar ve rant hesaplarına uygun bir şekilde yönetilmesinin sağlanması bu gerçekleştirilemiyorsa da işlevsizleştirilmesi için elindeki bürokratik imkanlarını, yasama gücünü ve hatta neredeyse denetlenemez nitelikteki şiddet tekelini sonuna kadar kullanmaktadır. Bu kapsamda ifade etmek gerekir ki; barolara yönelik hem günümüzde hem de geçmiş tarihlerde meydana gelen tartışmanın temel odak noktası katlanılamaz bir demokratik toplum düşmanlığıdır. Bu sebeple her ne kadar çoğulculuk, demokrasi, temsilde eşitlik gibi terimler ile sunulmak istenilse de meslek örgütlerinde yapısal değişiklik öngören değişiklik tartışmalarının tamamını, yürütmenin, bağımsız meslek örgütlerinin iç işleyişine siyasal saiklerle gerçekleştirilen bir müdahale arayışı olarak değerlendirmek doğru olacaktır. Zira, tarihsel süreç değerlendirdiğinde, çeşitli siyasal gerilimlerin meydana gelmesi sonucunda tasarıların tekrardan kamuoyuna sunulduğunu ve manipülatif çalışmaların servis edildiğini görebilmekteyiz.

Demokrasi söylemleri ile altı doldurulmak istenilen yapısal değişiklik tartışmalarının sübuta erdiği en can alıcı örneklerden; TÜRMOB.

Yukarıda da bahsedildiği üzere 28.09.2009 tarihli DDK raporu içeriğinde birçok meslek örgütünün yapısal işleyiş ve yetkilerine yönelik değişiklik önerileri yer almaktadır. Bu meslek örgütlerinden bir tanesi olan TÜRMOB, bu önerilerden en hızlı şekilde etkilenen, bu kapsamda değerlendirmeye muhtaç bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

Belirtmek gerekir ki; bu tartışmaların hemen başlangıcında, 2010 yılında, DDK raporu dikkate alınarak TÜRMOB’da nispi temsil sistemine geçilerek seçimlerde adalet sağlamak adına bir idari çatışmanın yaratılmasına sebebiyet verilmiştir.

10 yılı aşkın süredir TÜRMOB içerisinde uygulanan nisbi temsil sistemi, oda içerisinde hem karar alma mekanizmalarının işleyişinde birçok sıkıntıya sebebiyet vermiş hem de mesleki anlamda inisiyatif alma iradesini fazlasıyla zayıflatmıştır.

Öyle ki; bahse konu değişiklik ile hukuk dünyasında sonuç doğurmaya başlayan nispi temsilin uygulandığı TÜRMOB ve bağlı odalarda yürütme organı olan yönetim kurullarının seçime giren grupların oy oranına göre oluşması sağlanmıştır. Bu durum, beş yönetim kurulu üyesi olan bir odada beş ayrı gruptan birer üyenin yönetimde yer alması gibi durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiş; karar alma mekanizmalarının işlevsizleşmesine neden olmuştur. Bu konuya ilişkin olarak; parçalı yönetim yapısına sahip odalarda bırakın yönetimlerin programlarını hayata geçirmesini, görev dağılımı bile yapamadıkları durumların yaşandığı; birçok grubun yönetimde yer almasının sonucu olarak karar alma süreçleri tıkanarak, hizmetlerde aksamalar meydana geldiği TÜRMOB Başkanı tarafından birçok kez dile getirilmiştir.

Unutulmamalıdır ki yaşayan bir demokrasinin varlığı için toplum yararına çalışan, özerk ve kamusal kimliğe sahip meslek örgütlerinin varlığı zorunlu bir unsurdur.

Bilindiği gibi demokrasi, diğer rejimlerden farklı olarak, halkın seçimden seçime siyasetle ilgilendiği bir rejim değil; yaşamın her alanında ve her zaman var olan; yönetilenlerin yönetenleri sürekli olarak denetlediği bir yönetim biçimidir. Yönetilenlerin, yönetenleri denetlemesinin temel koşulunun da bu denetlemeyi olanaklı kılacak örgütsel mekanizmaların mevcudiyetine bağlı açıkça ortadadır. Demokratik örgütlenmeler, yönetenlerin toplum adına denetiminde önemli bir rol oynar. Bu örgütlenmeler içerisinde meslek birliklerinin önemli bir yer tuttuğu, bugün demokratik toplum olarak adlandırılan kesimlerin vücuda getirdiği yapılar da demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Bu yapılan en önemli örneklerinden olan meslek örgütleri salt üyelerinin hak ve menfaati açısından değil, demokrasinin eksiksiz ve arızasız işleyebilmesi açısından da son derece önemli olabilecek dinamikleri barındırmaktadır.  işlevlere sahip bir örgütlenme formudur. Bir başka deyişle yaşayan bir demokrasinin varlığı için toplum yararına çalışan, özerk ve kamusal kimliğe sahip meslek örgütlerinin varlığı zorunlu bir unsurdur.

Meslek örgütlerinin siyasal hayatın içerisinde yer alması kamusal menfaatleri koruma görevine sahip olunmasının doğal sonucudur. Bu genel yaklaşım çerçevesinde barolar özelinde tartışılan değişiklik önerilerine bakacak olursak, meslek örgütü ile siyasi iktidarın her tartışmasının rafların aşınmasına sebebiyet verdiğini söyleyebiliriz. Burada yargının siyasallaştırılarak, doğrudan yürütmenin güdümüne alınmaya çalışıldığı sorunsalı da karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda; iddia ve hakimlik makamlarının siyasi iktidarın bir vesayet organı gibi çalıştığı dikkate alınınca geriye savunmanın kaldığı; nihayetinde onların da aynı vesayetin bir parçası haline getirilmesi istenildiği tarihsel sürecin bir gerçeği olarak önümüzde durmaktadır.

Belirtmek gerekir ki; Türkiye’de kalıcı ve güçlü bir demokrasinin inşası arzu ediliyorsa meslek örgütlerinin birer siyasi engel olarak görülmesinden vazgeçilmelidir. Hürriyetçi demokrasilerin en temel icabı demokratik toplum örgütlenmelerinin bağımsızlığının sağlanmasıdır. Unutulmamalıdır ki; kamusal örgütlenmelerin, suskunluk sarmalında ve sembolik olduğu örgütsüz bir toplum, gerçekten özgür bir toplum değildir.

Av. Mert Ekinci