Toplum, Hukuk ve Onurumuz adına “Hayır”!

Tarih her zaman için, doğru yerde durup doğru sözü söyleyenleri onurlandırır

Gündemde olan “anayasa değişikliği” ya da daha doğru bir isimlendirme ile “başkanlık sistemi” tartışmalarına dair, Toplumsal Hukukçular adına söylenecek sözler, şu bildik değerli cümle ile başlamalı şüphesiz; insanlık tarihi, sınıflar mücadelesinin tarihidir.[1]

Hukuk ya da normatif yapı, bu mücadele içinde, ancak çoğunlukla egemen sınıfın çıkarlarının formüle edilişidir. Çünkü hukuk, kendinden menkul bir yapı değildir. Hukuk, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksiniminden doğmuştur ve aynı zamanda, kural olarak en güçlü sınıfın ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın[2] hukukudur.

Bu nedenledir ki, halk oyuna sunulan “başkanlık sistemi”nde, şimdi onu oylayacak olan halkın -bilincinde olsun ya da olmasın- kendi özgün çıkarları, hak ve özgürlükleri ile geleceği adına bir şey bulunmuyor olması da, son derece tabidir.

Anayasa değişikliği, yeni bir egemenlik ve egemen hukuk yaratma hamlesidir

İktidarı tek elde toplama ve daha da denetimsiz kılma çabası, Erdoğan’ın kişisel kaygı ve hırsları ile açıklanamayacak bir derinliğe sahiptir. Aksini iddia etmek, egemenlerin zekasına ve tabiatına hakaret olur. Anayasa değişikliği; sırf Erdoğan’ın ya da AKP’nin değil, bütün olarak egemen sınıfın bir projesi, yeni bir egemenlik ve egemen hukuk yaratma hamlesidir. Temelinde de, egemen sınıfların özgün çıkarları yatmaktadır. Bu çıkarların başında ise, varolan sömürü ve yağma düzeninin artık yönetilememesi ya da yakın gelecekte yönetilemeyeceğinin akla gelmesi, olası riskleri bertaraf edecek yetkinlikte ve etkinlikte sürdürülemez görünmesi gelmektedir. Nitekim “evet cephesi”nin propagandasındaki en samimi ve gerçekçi argüman da bu tespit olmaktadır.

Sermaye örgütlerine kıdem tazminatının fona devredileceğine dair müjde[3], Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği grev yasaklarının OHAL KHK’leri ile Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununa eklenmesi[4] ve hemen ardından gelen Akbank grevinin ekonomik gerekçelerle ertelenmesine ilişkin karar[5], halkın bütün kaynaklarının yağmalanmasına dair Varlık Fonunun oluşturulması, KHK’lerle gelen ihraçların ardından kamu personel rejiminde atılması beklenen güvencesizleştirme adımları Evet cephesinin ilk akla gelen vaadleri ve icraatlarıdır. Halkın kazanılmış haklarına yönelik saldırının sürekliliği ancak tek adam sistemi ile, tek adama bağlı yasama ve yargı ile gerçekleştirilebilecektir.

Nasıl ki Hitleri iktidara getiren, gerçekte Alman halkı değil, Alman egemen sınıfları ise; ülkemiz coğrafyasında da benzer bir tarih, -tabi ki kendi özgünlükleri ile- tekerrür etmektedir. Acıdır ki, Alman faşizmin yol açtığı yıkımın bedelini ödeyen, gerçekte onu var eden egemen sınıflar değil, Alman halkı olmuştur. Ülkemizin yarınlarının da böyle olacağı şimdiden öngörülmelidir.

Bu nedenle “evet cephesi”, görüldüğünden ve düşünüldüğünden çok daha güçlü ve derli topludur aslında. MHP’nin verdiği siyasi destek yanında, sivil ya da askeri bürokrasinin ve sermayenin verdiği desteği de görmek ve küçümsememek gerekir. Bu cephede yer alan bir kısım aktör, açık ve doğrudan bir propagandaya girmemiş olabilir, hatta kendi içlerinde çelişkili ve çatışmalı bir görüntü de verebilirler, ancak bu tablo yanıltıcıdır. İktidar aygıtı yeniden kurulurken, en fazlası bu günden bir pozisyon kapmanın çabasıdır yaşanan mızmızlıklar.

Yeni anayasanın ve kurulmak istenen diktatörlüğün nedeni; artık kendi gücüne ve hatta meşruluğuna inanmamaktır

Ve emperyalizmin gönlünden geçenin de “evet” olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kimi batılı iktidarlar ile yaşanan güncel siyasi krizler, bir yanılgıya yol açmamalıdır. Bütün yetkileri elinde toplamış biri varken, emperyalist projelerin uygulatılması şüphesiz çok daha kolay olacak, üstelik “1 Mart tezkeresi” sürecinde olduğu gibi kimi “demokrasi kazaları” da yaşanmayacaktır. Geride kalan yüzyılda emperyalist bloğun, hemen her coğrafyada diktatörleri, rasyonel birer partner olarak yaratıp tercih ettiği unutulmamalıdır. Emperyalist ilişkiler halkla değil, egemen olanla kurulur, bedelini ödeyen halktır yalnızca.

Yeni anayasanın ve kurulmak istenen diktatörlüğün nedeni; artık yönetemediğini görmek, sömürü ve yağma düzeninin biriktirdiği enkazın altında kalınabileceğini bilmek, artık kendi gücüne ve hatta meşruluğuna inanmamaktır. Ancak bu nedenlerdir ki, doğası ve amacı gereği, yeni anayasanın ve kurulmak istenen diktatörlüğün tek ve doğrudan hedefi de; onu bir ihtiyaç kılan koşulları yaratanlar, yarınlarda isyan potansiyeli barındıranlar, yani ezilen sınıflardır.

Yoksul hala yoksul, aç olan hala açtır

Hukuk disiplini içinde ise anayasa, bilindiği üzere “temel norm” olarak tanımlanır ve ilk elden, sınıflar arasındaki çatışmayı ve uzlaşmayı formüle eder. Bu nedenle her anayasa, özünde -birey ve toplum için- bir özgürlük, haklar ve güvenceler belgesi olduğu kadar; bunların ne kadar ve ne ölçüde geçerli olacağını da dile getiren bir tabiiyet/biatlık belgesi, masanın bir diğer tarafı için her daim bir kölelik/kulluk anlaşmasıdır da.

Şüphesiz sınıf çatışmasının zaman ve mekan içindeki özgün koşulları, bu temel normatif anlaşmayı; bir diğeri lehine biraz daha fazla tatmin edici kılabilir. Örneğin; “Anayasacılık hareketi”nin tarihi içinde önemli bir basamak görülen “Büyük Özgürlük Fermanı”[6]; mutlak güç ve iktidarı sınırlanan İngiliz Kralı John için sıkıntı verici bir belge, ancak onun karşısında yer alan İngiliz burjuvazisi (büyük toprak sahipleri) içinse bir zafer beyannamesi olabilmiştir. İngiliz halkı da, az ya da çok, bu işten kendine bir pay kapmış gibi görünmektedir. Ancak yoksul hala yoksul, aç olan hala açtır. İşçi sınıfının tarih sahnesinde yerini almasına kadar, “Büyük Ferman”ın o güzel sözlerinin, İngiliz kentlerin yoksul mahallelerinde ya da baronların topraklarında söylenip duyulduğuna pek tanık olunmaz.

Anayasa değişikliği, egemenler lehine ve ezilenler aleyhine ağır bir tabloyu formüle etmektedir

Ülkemizde şimdi gündeme getirilen “anayasa değişikliği” ve kurulmak istenen “Başkanlık sistemi”; günümüzden 802 yıl önce yaratılan bu ilkel normatif belgenin dahi oldukça gerisinde, egemenler lehine ve ezilenler aleyhine ağır bir tabloyu formüle etmektedir. “Büyük ferman”da yer alan şu normun, bugünün OHAL Türkiyesi’nde ne derece geçerli olduğunu ve üstelik başkanlık sistemi yürürlüğe girdiğinde durumun daha nerelere varacağını düşünmek, sanırız bu savımızı doğrulamaktadır; “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır[7].

Anayasacılık hareketi, dayandığı toplumsal/sınıfsal çatışmaların doğası gereği, aynı zamanda siyasi iktidarın paylaşımı ve o ölçüde sınırlandırılması hareketidir de. Nitekim “anayasacılık hareketi”nin ilk döneminde, egemen güç olan aristokrasiye karşı burjuvazinin iktidar savaşı, işçi ve köylü sınıfını kendine müttefik kılma gereği ile birleşmiş ve sonuçta, anayasa formasyonunda toplumsal sözleşmelerin doğuşuna yol açmıştır. İktidarı mutlak biçimde şahsında toplayan krala karşı, “güçler/erkler ayrılığı” kavramı ile iktidarın “toplumsallaştırılması” iddiası, bu nedenle hareketin en belirgin hukuki ve siyasi yönü, ürünüdür.

Mutlak iktidar, bir anlamda “devlet” aygıtı; yasama, yürütme ve yargı erklerine parçalanmış; böylelikle iktidar, kolaylıkla yeni sahiplerinin eline geçerken, kralın elinde asalet unvanı dışında pek de bir şey kalmamıştır. Ancak anılan “güçler/erkler”in yeni sahipleri, toplumun ezilen kesimlerinin hak ve özgürlük talebini karşılamaya, özellikle işçi sınıfının devam eden mücadelesi ile sonraki yıllarda ancak razı olmuş gibidir. Denebilir ki, bütün o görkemli kelam ve külliyatın aksine, anayasacılık hareketi ve güçler ayrılığı kuralı, kolaylıkla değersiz bulunup çöpe atılabilirdi de; eğer ki kral, hemencecik bir burjuva olmaya karar verseydi. Nitekim burjuvazinin sınıfsal taleplerini karşılama noktasında direnç göstermeyen ve dünyanın yeni düzenine ayak uydurmayı seçen kimi coğrafyalarda, anayasacılık hareketinin doğrudan “monarşik meşrutiyet”de somutlaştığı da görülmektedir. İngiltere’de Kral John’un erken yenilgisi, monarşinin sonraki kuşaklarının sarayda kalmasının garantisi de olmuştur.

“Meşrutiyet” hareketi, bir “monark”ın sahip olduğu yetkilerin kısıtlanması iken; demokratik parlamenter sistemin yetkileri, “yeni bir monark” lehine kısıtlanmaktadır

Ülkemizde gündemde olan “anayasa değişikliği”, özünde anılan “güçler ayrılığı” ilkesinin inkarı/terki noktasında belirgin bir görünüm kazanmakta, hukuk disiplininin tarihsel yolculuğunda ve gelişiminde, ulaşılan bilimsel ve normatif değerlerin inkarını teşkil etmektedir. Ancak bu sefer denklem ve tarihsel süreç, tam da tersten işlemektedir; nitekim “meşrutiyet” hareketi, bir “monark”ın (kral ya da padişahın) sahip olduğu yetkilerin kısıtlanması iken; şimdi demokratik parlamenter sistemin yetkileri, “yeni bir monark” lehine kısıtlanmaktadır.

Tarih her zaman için, doğru yerde durup doğru sözü söyleyenleri onurlandırır

Türkiye’de sınıflar çatışmasının egemen tarafı, tarihi tersine çevirmiş, direksiyonu taş devri istikametine kırmış gibidir.

Bütün bu nedenlerle, 16 Nisan günü “başkanlık sistemi”ne “evet” ya da “hayır” demek, masanın hangi tarafında olduğunuzla ve hukuk biliminin birikimini kavrayışınızla doğrudan ilgilidir.

1215 yılında bir İngiliz köylüsü, 1848 Devrimleri’nde bir Fransız işçisi; kendisinin, sınıfının ve ülkesinin geleceği için ne demiş ise, bizim de sözümüz odur.

Ve tarih her zaman için, doğru yerde durup doğru sözü söyleyenleri onurlandırır.

Toplumsal Hukuk

 

[1] Komünist Manifesto’da yer alan orijinal cümle; “Bu güne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” K. Marx, F. Engels (1848)

[2] F. Engels

[3] Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu kıdem tazminatının fona devredilmesine yönelik çalışmaların referandum sonrasında devam edeceğini açıkladı. Kıdem tazminatına tavan sınırlaması getirilmesi 12 Eylül darbecilerinin ilk icraatlarındandı.

[4] 22 Kasım 2016’da OHAL KHK’si ile 6356 sayılı yasada yapılan değişiklikle bankacılıkta ekonomik nedenlerle grev ertelemenin önü açıldı.  Anayasa Mahkemesi 2014 yılındaki kararıyla bu iki alandaki grev yasağını kaldırmıştı.

[5] Akbank’ta Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası (Banksis) tarafından alınan grev kararı, ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte görüldüğünden hükümet tarafından 20 Mart 2017 tarihli bir kararnameyle 60 gün süreyle ertelendi.

[6] “Magna Carta Libertatum”, İngiltere 1215

[7]  Magna Carta Libertatum, madde 39.