Toplumsal Hukuk Buluşmaları-2: Korona Günlerinde Emeğin Halleri

Tolumsal Hukuk buluşmalarının ikincisinde Av. Yıldıray Çıvgın’ın moderatörlüğünde İSİG Meclisinden Pınar Abdal ve sendika uzmanı Umar Karatepe ile “Korona Günlerinde Emeğin Halleri”ni konuştuk

Youtube üzerinden 21 Nisan’da gerçekleştirilen canlı yayında emek hareketine ilişkin verimli tartışmalar yürütüldü.

Youtube yayınını izlemek için tıklayınız. 

Toplumsal Hukuk Emek Çalışmaları ekibi olarak, emeğin haklarını savunacak bir hukuk mücadelesi çizgisine katkısı olacağını düşündüğümüz yayının çözümlemesini paylaşıyoruz:

Av. Yıldıray Çıvgın: Salgın gibi olağanüstü bir süreçte işçilerin her talebinin her hareketinin eyleminin başta sağlıklı yaşam hakkı olmak üzere beslenme barınama sosyal güvence hakkına ilişkin bir hukuk yaratma sürecinin parçası olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle biz toplumsal hukukçular olarak salgın sürecinde emeğin haklarını korumak için her türlü hukuksal desteği sağlamakla birlikte sömürünün olmadığı ve emekçilerin haklarının güvence altına alındığı bir hukuk yaratma sürecinin de işçiliğini birlikte yapalım istiyoruz.

Bugünkü yayınımızda korona günlerinde emeğin hallerini konuşmak istiyoruz. Korona günlerinde emek ne durumda, emekçilerin korona salgınına karşı nasıl mücadele etmeleri gerektiği, salgına karşı korunuyorlar mı, nasıl korunmaları gerektiğine ilişkin birçok konuya değinmek istiyoruz. Elbette salgından önce de Türkiye’de emeğin emekçilerin durumu çok iç açıcı değildi. Salgınla birlikte emekçilere pek çok sorun daha yüklenmeye başladı. DİSK’in verilerine göre salgından önce 2019 yılı işsizlik oranları yaklaşık %13.7 oranındaydı. Salgınla birlikte birçok işçi işçilerini kaybetmekle yüz yüze, salgının işsizlik oranının artmasına sebep olabileceği durumu ortaya çıktı. Bu durumda işçiler nasıl korunuyor, acaba gerçekten korunuyorlar mı bu soruya yanıt vermemiz gerekiyor. Mart ayının başında salgın sürecinin başlarından itibaren hem iktidar hem de birçok unsur tarafından ilk olarak insanların evde kalması önerildi. Evde kal, hayat eve sığar kampanyaları yapıldı. Peki bu işçiler açısından ne kadar geçerli, acaba içiler gerçekten evde kalabilir mi, işçiler işlerini kaybetmeden işe devam etmeyebilir mi? İşverenler işçileri zorla ücretsiz izne çıkarabilir mi, yıllık ücretli izin kullandırılabilir mi? İşçiler ücretlerinin verilmemesiyle karışılabilir mi? Biz hukukçular bunlar gibi birçok soruya yanıt vermek üzere broşürler hazırladık, sendikalar da, DİSK de broşürler hazırladı, bilgilendirici birçok metin yayınlandı. Dünya geneline baktığımızda salgın gibi olağanüstü bir süreçte yasal düzenlemelerin işçileri korumaya yetmediği görüldü. Ancak kâğıt üstünde haklarımız var. Örnek vermek gerekirse iş sağlığı ve güvenliği hakları var ama yasada belirtmesine rağmen işyerinde korona virüs tespiti yapılırsa veya işyerinde çok ciddi korona virüs tehlikesine maruz kalırsa işçiler iş bırakabilirler mi, çalışmaktan kaçınabilirler mi bu hakkın kullanımı tartışmalı. Yayınımızda tüm bu konulara değinmek istiyoruz.

Elbette bu süreçte emek hayatına ilişkin yeni düzenlemeler yapıldı.  Bunları öncelikle açıklamak istiyorum. Biliyorsunuz 15 Nisan’da bir kanun yürürlüğe girdi. Kanun öncesinde işçilerin ücretsiz izne çıkarabilmesi için işçilerin onayının alınması gerekiyordu, işçilerin onayını almadan işverenin işçilerini ücretsiz ine çıkarması mümkün değildi. 15 Nisan’da yürürlüğe giren yasayla birlikte işçilerin ücretsiz izne onay vermesi şartı üç aylık süre ile kaldırıldı, üç aylık sürenin Cumhurbaşkanı kararıyla altı aya kadar uzatabileceği belirtildi. İşçilerin ücretsiz izin süresinde nasıl geçineceklerine dair de bir düzenleme de yapıldı yasa ile. Yasaya göre ücretsiz izne ayrılan işçilere işsizlik sigortası fonundan günde 39 TL ödeme yapılacak, bu şekilde işçilerin mağdur edilmeyeceği söylendi. Ancak işçilere bu üç aylık işsizlik süresinde yapılacak ödemenin daha sonra eğer hak kazanırlarsa işsizlik sigortası ödemelerinden kesileceği de söylendi. Yani işçiler ücretsiz izinde bu ödemeyi aldığında ve farz edelim ki bir yıl sonra işsiz kalıp işsizlik sigortasına başvurduklarında bugün aldıkları ücretler o zaman alacakları ücretlerden kesilecek. Aslında tam olarak işçiyi koruyan bir hüküm bulunmamakta. Bunu karşılığında içiler ücretli izin talep edebilirler miydi işverenlerinden. Ne yazık ki hukuken doğrudan ücreti izin de talep edemezlerdi, bu işverenin takdirine bağlı idi.

Biz Toplumsal Hukukçular olarak salgın sürecinde emeğin hakları nasıl korunur, işçilerin gerçek ihtiyaçlarına nasıl yanıtlar üretilir, bun soruların yanıtlarına ilişkin çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Böylesi olağanüstü bir süreçte işçilerin her talebinin, her hareketinin, eyleminin başta sağlıklı yaşam hakkı olmak üzere beslenme, barınama, sosyal güvence hakkına ilişkin bir hukuk yaratma sürecinin parçası olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle biz toplumsal hukukçular olarak salgın sürecinde emeğin haklarını korumak için her türlü hukuksal desteği sağlamakla birlikte sömürünün olmadığı ve emekçilerin haklarının güvence altına alındığı bir hukuk yaratma sürecinin de işçiliğini birlikte yapalım istiyoruz. Bugünkü sohbetimizi de bu nedenlerle korona günlerinde emeğin halleri olarak belirledik. Sahada çalışan, sahayı gözlemleyen mücadele arkadaşlarımızla birlikte işçilerin çalışma koşullarını, yaşadığı sorunları ve taleplerini, bu talepler karşısında hukukun tıkandığı yerleri ve emeğin haklarının güvence altına alındığı bir hukuku nasıl yaratabileceğimizi konuşmak istiyoruz.

Bu açılışı yaptıktan sonra Pınar’a ve Umar’a tekrar hoş geldiniz diyoruz ve sözü ilk olarak Umar’a bırakıyoruz. Umar sendeyiz.

Umar Karatepe- Merhaba arkadaşlar. Sanırım iki yıl veya üç yıl önce yine Toplumsal Hukuk’un bir etkinliğine katılmıştım. Oradan aklımda kalan çok önemli bir tartışma var, işten çıkarmalar hukuken yasaklanabilir mi, yasaklanamaz mı şeklinde ve hukuk yaratma kavramını o etkinlikte konuşmuştuk.

Elbette işten çıkarmalar yasaklanabilir, bunun da hukuku yaratılabilir. Tabi biz kendi cephemizden işten çıkarmaları bizim istediğimiz bir biçimde yasaklanmasını pek yaratamadık. Ama tabi egemenler boş durmadı, kendi çıkarlarına uygun olarak sermaye böyle bir düzenlemeyi, Yıldıray’ın bahsettiği gibi yaptı ve işten çıkarılmayı tercih edilecek bir durum haline getiren bir düzenlemeyle karşı karşıya kaldık. Yıldıray’ın son bahsettiği düzenlemede açıkçası işten çıkarma yasağı denilen işten çıkarma yerine getirilen ücretsiz izin işten çıkarmaya rahmet okutur. Keşke işten çıkarılsak dedirten bir düzenleme. Yani tartışmamızdan iki yıl sonra işten çıkarmanın yasaklanmasının mümkün olduğunu görmüş olduk. Tabi biz kendi cephemizden yapamadık. Sermaye cephesi Covid-19 salgını gerekçesiyle yaptı.

“Korona krizi, dünyada ve 2019’da Türkiye’de de sonuçlarını çok yakıcı şekilde hissetmeye başladığımız krizlerin üzerine, tam anlamıyla bu krizleri çok daha derinleştiren bir kiriz olarak karşımıza çıkıyor. Ve kriz bir tür uygarlık krizine dönüşüyor.”

Bu detaylara girmeden önce konuya geniş bir çerçeveden, küresel bir ölçekten bakmak istiyorum. Sonuçta salgın Türkiye’ye özgü bir mesel değil. Dünya Covid-19 salgınıyla mücadele ediyor ve aslında salgından önce de krizsiz dikensiz bir gül bahçesi şekilde bir dünya yoktu. Dünyada küreselleşmeye başlayan bir durgunluk bir ekonomik kriz süreci vardı. Bu ekonomik krize insanlığı ve tüm canlıları tehdit eden bir ekolojik kriz eşlik etmeyeydi. Öbür yandan savaşlar, çatışmalar, özellikle emperyalistlerin yürüttüğü, kışkırttığı veya yönlendirdiği savaşlar sonucu yerinden yurdundan edilen milyonlarca insan, mültecilerle beraber ciddi bir insanlık kriziyle karşı karşıyaydık. Bir yandan bir gıda krizi tartışması vardı. Endüstriyel tarım vs bağlamında. Bir de bunun üzerine korona krizimiz oldu. Korona krizi, dünyada ve 2019’da Türkiye’de de sonuçlarını çok yakıcı şekilde hissetmeye başladığımız krizlerin üzerine, tam anlamıyla bu krizleri çok daha derinleştiren bir kiriz olarak karşımıza çıkıyor. Ve kriz bir tür uygarlık krizine dönüşüyor. 2019 yılında koronasız krizlerde dünyanın dört bir yanında direnişler görüyorduk. Paris’te başlayan sarı yeleklilerden Lübnan’a, oradan Latin Amerika’ya, Asya kıtasına, Macaristan’a, her yerde çok ciddi çok kuvvetli halk direnişleriyle karşı karşıyaydık. Kapitalizmin neoliberal aşamasının getirdiği bu ekonomik, ekolojik ve insani krizlere karşı bütün bu krizleri yönetmek üzere dünyanın dört bir yanında yükselişte olan sağ popülist diye ifade edilen neoliberal ırkçı faşist iktidarlara karşı dünyanın her yerinde direnişlerle karşı karşıyaydık. Bu açıdan korona krizi bütün bu bahsettiğimiz krizleri derinleştirirken, bir taraftan da genel olarak egemen sınıfların, sermayenin, sermaye düzenin sermaye dünyasının, bunu bir fırsat olarak gördüğü bir süreç olarak da yaşanıyor.

“İşçinin varoluşunun bir sermayenin varoluşu olarak mümkün olduğu bir distopya bu…En ufak bir işyeri dışı sosyalliğin gayrimeşru sayıldığı ve ancak işyerinde olduğumuz ölçüde var olabildiğimiz, hayata katılabildiğimiz bir dünya herhalde sermayenin en büyük fantezilerinden biriydi.”

Nasıl bir fırsat olarak görünüyor? Ben biraz geçmişe,1844 Marx’ın El Yazmaları’na gideceğim. Dönüp dönüp aynı cümleyi okuyorum. Bakın aslında koca bir külliyat ama bir cümlede takılıp kalıyorum. O cümlede şöyle, cümle bile değil cümlenin bir bölümü: “artık işçiden başka bir şey olmayan insan”. Bence sermaye dünyasını, kapitalin dünyasını anlatırken Marx’ın kullandığı “artık işçiden başka bir şey olmayan insan” kavramı bir kapitalist distopya olarak karşımızda. Senin biraz önce bahsettiğin evde kalamayan işçiler aslında dünyanın her yerinde evde kalamayan işçiler. Çünkü aslında artık işçiden başka hiçbir şey değiller. Hafta sonu sokağa çıkamazlar, hafta sonu sokağa çıkmaları işçi olmalarına bağlıdır. Cenazelerini gömemezler, düğün yapamazlar, sevgilileriyle buluşamazlar, sinemaya gidemezler, parklarda gezemezler, hiçbir sosyal faaliyette bulunamazlar, sosyal mesafe kuralları gereği ama sosyal olarak var olabilecekleri tek yer işyerleri ve üretim ağları. Bu gerçekten korkunç. Burada yanlış anlaşılmasın, bunu teknik olarak sağlık açısından sosyal mesafe kurallarına bir itiraz olarak söylemiyorum, ama sadece varoluşun, sosyalleşmenin tek koşulu ve olabildiği yerin üretim alanı olmuş olması, yani, emek gücü sattığı ölçüde, emek gücünü satabildiği ölçüde evde kalmaması, evde kalmama tırnak içinde “hakkının” olması gerçekten çok korkunç bir durum. Yani bir nevi aslında yine aynı 1844 El Yazmaları’nda Marx’ın söylediği “o insan olarak değil işçi olarak var olduğundan kendini toprağa gömebilir, açlıktan ölebilir” meselesine çok da uyan bir durum. Yani doğrudan doğruya işçinin varoluşunun bir sermayenin varoluşu olarak mümkün olduğu bir distopya bu. Bugün sadece istatistiklerle, ölüm sayılarıyla karşı karşıyayız ve bunun içerisinde varız veya üretim alanında varız. Bunun dışında her türlü sokağa çıkışımız sorundur.

Şöyle bir örnek vereyim. Bizim mahallemiz neşeli, hareketli bir mahalledir. Hareketli bir mahalledir. Muhalif bir mahalledir. Mahallede AKP dördüncü partidir. Ve bu mahallede moral olsun diye sokağa çıkıp birgün ikişer metre aralıklarla insanların birlikte şarkı söyleyip dans etmesini Akit manşete taşıdı, korona günlerinde “bu ne densizlik” diye. En ufak bir işyeri dışı sosyalliğin gayrimeşru sayıldığı ve ancak işyerinde olduğumuz ölçüde var olabildiğimiz, hayata katılabildiğimiz bir dünya herhalde sermayenin en büyük fantezilerinden biriydi. Bu fantezi bu distopya aslında bir nevi gerçek hale geldi.

“..Oysa düşman gerçekten diğer insanlar mı, yoksa sermaye düzeni mi?”

Öbür taraftan da yine bir liberal sermaye fantezisi olarak da insanın insanın kurdu olduğu bir dünya tasarımı dayanışmayı ve birliği kırmak açısından beynimize her gün işleniyor. Herkes tehlikeli bizim açımızdan. Karşılaştığımız her insan bir tür potansiyel düşman ve bizi hastalandırıp öldürebilecek bir insan. Oysa düşman gerçekten diğer insanlar mı, yoksa sermaye düzeni mi? Üzerinde durulması ve tartışılması gereken kısmı bu.

Şimdi biraz Türkiye’ye gelirsek bunun üzerinden alında bu biraz önce bahsettiğim sermaye distopyası Tayyip Erdoğan tarafından 18 Mart tarihinde ilk önlemler paketi açıklanırken bir “fırsat” olarak değerlendirildi. İnanılmaz bir kavramdı. Gerçekten insanlar ölüm, kalım, yaşam, sevdikleri, sevdikleri yaşayacak mı, kim sağ kalacak tartışması yaparken, salgının Türkiye açısından, Türkiye diye kodlanan Türkiye sermayesi tabi, beraberinde fırsatlar getirdiğini söyledi ve aynen şu ifadeyi kullandı: “Sağ salım bu süreçten çıktığımızda fırsatların bizi beklediğini biliyoruz, Türkiye bambaşka bir yerde olacaktır.”

“Rekabet gücünü bugüne kadar ucuz emek ve güvencesiz emek ile kazanıyorduk, şimdi ölebilir, öldürülebilir bir 20-65 yaş arası genç nüfus ve onların evlerine taşıyacağı virüsler, hastalıklarla ölebilir 65 yaş üstü ileri yaştaki insanlarımız var.”

Tabi tüylerimizi diken diken eden bir ifadeydi. Acaba ne kastediliyor, nasıl bir fırsat çıkabilir, milyonlarca insanın hayatının tehlikede altında olduğu bir salgından nasıl fırsat diye bahsedilebilir derken bugün finanstan sorumlu danışmanı şöyle açıkladı, direkt okuyorum:“salgın sonrası ortaya çıkacak talep artışından mümkün olduğunca en fazla payı alabilecek avantajlı bir konumumuz var bu konumumuzu sürdürmemiz gerekiyor. Mümkün olduğunca kontak kapatmamak gerekli. Biz bütün dünyaya mal satmayı becerebilen bir ülkeyiz, buna devam etmeliyiz. Bu kriz sonrasında da bizim açımızdan önemli bir silah olacak, bu silahı kullanacağız. Kontak kapatmayı öneren yaklaşımları iyiniyetli bulmuyorum”. Şimdi çok açık bir yaklaşım var, bir paradigma var burada. O paradigma şunu söylüyor; “bu salgın süresince özellikle daha merkez kapitalist ülkeler, olanakları daha fazla olan bir dizi ülke kontak kapatırken veya üretimi biraz daha yavaşlatırken, Türkiye sermayesi açısından bu süreç pazarlarda biraz daha yer edinme, yer kapma ve rekabet gücü kazanma süreci olarak algılanıyor, tasalanıyor veya böyle karar verilmiş gibi duruyor. Uluslararası iş bölümü bakımından belki daha ileri olmamakla beraber daha geniş bir pazara hitap etme fırsatı olarak görülüyor bu süreç. Bu açıdan baktığımızda bir nevi yine uluslararası dünyada yerimizi almak için girdiğimiz Kore savaşına çok benzer bir şey. Aslında gerçekten de ucuza ölebilecek işçilerimiz var ve bu ucuza ölebilecek işçilerle rekabet gücü kazanabiliriz şeklinde bir bütünsel yaklaşım. Rekabet gücünü bugüne kadar ucuz emek ve güvencesiz emek ile kazanıyorduk, şimdi ölebilir, öldürülebilir bir 20-65 yaş arası genç nüfus ve onların evlerine taşıyacağı virüsler, hastalıklarla ölebilir 65 yaş üstü ileri yaştaki insanlarımız var.

“Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin… içinde eşitliği barındırmayan bir liberal özgürlük anlayışı aslında bir distopya olarak yine karşımızda”

Şimdi nereden görüyoruz bu yaklaşımın aslında böyle olduğunu, hani biz çok mu kötü niyetliyiz? Aslında herkes kendi OHAL’ini ilan etsin kavramı yaklaşımın böyle olduğunu gösteriyor. Burada hukukçulara özgürlük ve eşitlik kavramlarının bir arada olması gerektiğini anlatacak değilim ama içinde eşitliğin olmadığı özgürlüğün sınırlarını ve çelişkisini burada çok net bir şekilde görüyoruz. “Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin” çok özgürlükçü bir yaklaşım gibi görünüyor dışarıdan. Ne gerek var otoriter devlet falan filan demagojisi ama tabi liberal özgürlüğün sınırları da tam da burada: insanların koşulları eşit değil. Bu nedenle eşitliği kapsamayan, içermeyen bir özgürlüğün ne kadar içi boş ve hatta yıkım getiren bir özgürlük olduğunu burada görüyoruz. Çünkü işçiler evde kalamazlar, piyasa koşulları buna izin vermez. Toplum çıkarı adına bunu bir kamu otoritesinin bunu gerçekleştirmesi gerektiğini defalarca kez söyledik. “Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin” demenin herkes kendi önlemini alsın ve olanağı ölçüsünde alsın demek olduğunu defalarca ifade kez ettik. Yani içinde eşitliği barındırmayan bir liberal özgürlük anlayışı aslında bir distopya olarak yine karşımızda.

“…alınan ve alınmayan önlemlerle bilinçli ve iradi olarak Covid-19’un Türkiye’de işçi bir sınıfı hastalığına dönüştürüldüğünü söylemek istiyorum. Bugün bu salgın, iktidarın gayet bilinçli politik tercihleri sonucu bir işçi sınıfı salgın haline dönüştürülüyor.”

Peki ne oldu bunun sonucu olarak? DİSK’in iki gün önce bir araştırması yayınlandı görmüşsünüzdür. Salgının işçi sınıfı arasındaki yaygınlığı Türkiye’deki tüm ortalamaların üç katı çıktı. Bu rakam DİSK in örgütlü olduğu işyerlerinden gelen, yani nispeten işçi sağlığı iş güvenliği önlemlerinin alınabildiği, nispeten işten kaçınma hakkının kullanılabildiği işyerlerinden gelen bir rakam olduğu için eksik bir rakam bu. Buna rağmen salgının içiler arasındaki yaygınlığı ortalamanın üç katı çıkıyorsa gerisini siz düşünün. Türkiye işçi sınıfının yüzde onunun örgütlü olduğu düşünüldüğünde, geri kalan yüzde doksanının verilerinin nasıl çıkabildiğini siz düşünün. Biraz iddialı bir laf gibi gelecek ama ben aslında yukarıdaki belirttiğim paradigma çerçevesinde alınan ve alınmayan önlemlerle bilinçli ve iradi olarak Covid-19’un Türkiye’de işçi bir sınıfı hastalığına dönüştürüldüğünü söylemek istiyorum. Kaba bir giriş olarak, bugün bu salgın, iktidarın gayet bilinçli politik tercihleri sonucu bir işçi sınıfı salgın haline dönüştürülüyor, diyeyim.

Av. Yıldıray Çıvgın – Evet ben de burada bir araya girip Ankara Alınteri’nden gelen bir soruyu sormak istiyorum anlattığın konuyla ilgili olduğu için: “İşçilerin bir taraftan ekmeği ile virüs arasında sıkıştırıldığı günlerde konfederasyonlar zorunlu üretim alanları dışında kalan tüm sektörlerde genel grev çağrısını neden yapmıyor?”

Umar Karatepe –Bu soruyu mücadele kısmıyla ilgili tartışalım, biraz daha çerçeveden devam edelim. Mücadelenin araçları,olanakları, imkanları önemli bir tartışma, kesinlikle üstünden geçmeyelim. Fiili meşru direniş biçimlerinin, bugün aslında bütün direniş biçimlerinin meşru olduğunu ölüm kalım savaşı içerisinde bunların hangilerinin nasıl yapılması gerektiği hakkında bir tartışma yürütelim. Ama öncesinde çerçeveyi çizip mücadeleyi ikinci bölüm yaparsak konuya ortadan girmemek açısından daha mantıklı olur diye düşünüyorum

Av. Yıldıray Çıvgın – O zaman bir soru daha var sizeFiliz Orhan’dan: “Salgın sonrasında daha da keskinleşecek bir süreç bekliyor dediniz sizce sendikalar emek politikalarına yön verilebilecek mi?

Umar Karatepe – Aslında yine mücadele ile ilgili bir soru. Yine ikinci bölümde tartışmamız daha uygun olur. Ama kabaca şunu söylemek bir başlangıç olarak iyi olur. Biraz önce verdiğim Covid-19 salgınının Türkiye’de bir işçi sınıfı hastalığı olarak geliştiğine dair istatistik; Türkiye işçi sınıfının yaklaşık yüzde doksanının örgütsüz, çok ciddi bir bölümünün, toplu sözleşme güvencesinden yoksun olduğu, örgütlü olanların örgütsel kapasitelerinde zaten salgın öncesinde de çok ciddi anlamda yetersizliklerin olduğu koşullarda mümkün oluyor. Bir noktada bütün ezberlerin bozulduğu bir süreç. Bugün daha önce yaşadığımız, gördüğümüz, bildiğimiz bir durum yaşanmıyor dünyada ve Türkiye’de. Bu nedenle aslında mücadeleye dair tüm yaklaşımlar birazcık ezberleri zorlayan, ezberleri aşan şekilde olmalı. Hukuk yaratmak dedin ya hukuk yaratmak gibi çok önemli bir durum var burada. Mücadele yeniden açılacağı, yeniden tartışılacağı ve birçok ezberimizin yeterli olmayacağı bir süreç olduğu kesin. Böylesi büyük çapta bir küresel krizden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Mücadele bölümünde biraz daha detaylandırırız bunu diye düşünüyorum.

Av. Yıldıray Cıvgın- Teşekkür ediyoruz Umar. Şimdi ikinci olarak Pınar’a söz vermek istiyorum. Pınar İSİG Meclisinden katılıyorsun. İSİG Meclisi özellikle iş sağlığı ve güvenliği alanında çalışmalar yapıyor. Korona sürecine ilişkin tespitlerinizden bahsedebilir misin?

Pınar Abdal- Merhaba tekrar Yıldıray. Yıldıray ile aynı zamanda İSİG Meclisinde de birlikte mücadele ediyoruz. Aslında sen de konuya yabancı değilsin Yıldıray. Şöyle başlayabiliriz, bu mevzunun önemli bir alanı işçi sağlığı ve güvenliği. Ama salgın sürecinde işçi sağlığı güvenliği derken, tam bizim geçmişten bu yana yaptığımız tartışmaların önemini görüyoruz. Umar’ın başladığı yerden devam edersek bu süreçte aslında işçi sağlığı ve güvenliği bakımından değerlendirdiğimizde salgının, sistemin sınıfsal karakterini daha da açığa çıkardığını ve sınıfsal uçurumun derinleşmiş olduğunu görüyoruz. Umar bahsetti, çok kısaca özetlemek gerekirse, aslında bu meselenin an be an nasıl bir sınıfsal mevzuya dönüştüğünü biz şuralardan görmüştük: Hükümetin “Ekonomik İstikrar Kalkanı Paketi” ile küçük kandırmacalar dışında başından sonuna bir sermaye politikası uygulamak üzerine politikalar güdeceğine dair maddeler ile başlayan salgın politikası ve onun ardından çeşitli genelgelerin her birinde üretimin devamlılığı üzerine yürüttüğü politikalar bunu göstermişti. Son olarak da zaten bağış kampanyası ile emekçilere dair nasıl bir politika izleyeceğini bir kez daha göstermiş oldu. Bağış kampanyası başarılı olur ya da olmaz, bundan bağımsız olarak aslında devlet, “Ben kamu görevimi yerine getirmeyeceğim ve işçiler, emekçi kesimler benden bu konuda herhangi bir şey beklemesin” politikasının ana eksenini oluşturmuş oldu.

“Bu salgının kendisi zaten iktidarlar eli ile, dünya devletlerinin, kapitalist devletlerin kimi zaman ortak ve çoğu kez benzer stratejiler izleyerek üretimin devamlılığı, kapitalist işleyişin devamlılığı üzerine kurduğu politikalarla aslında tam olarak da bir işçi sınıfı salgınına dönüştürülüyor.”

Bizim için işçi sağlığı ve güvenliği alanı neden önemli bir alan? Biz İSİG Meclisi olarak yıllardır bunun mücadelesini veren, duyurmaya çalışan, iş cinayetlerini duyurmaya çalışan bir toplamız. Öte yandan salgın sürecinin işçi sağlığı ve güvenliği bakımından iki önemli boyutu var. Bunun birincisi bugün toplamda yaptığımız tartışmanın,  salgından etkilenen bir grubun, bir kitlenin tartışması üzerine olmaması ya da tek başına işçilerin salgından nasıl etkilendiği olmaması. Bu salgının kendisi zaten iktidarlar eli ile, dünya devletlerinin, kapitalist devletlerin kimi zaman ortak ve çoğu kez benzer stratejiler izleyerek kapitalist işleyişin devamlılığı üzerine kurduğu politikalarla aslında tam olarak da bir işçi sınıfı salgınına dönüştürülüyor. Sınıfın sağlığını tehdit eden, taarruza başlanan bir salgın sürecinden bahsediyoruz. Böyle olunca, üretimin devamlılığı denilen politikanın ana eksene konulduğu yerde, halk sağlığını da geçen bir boyutta işçi sağlığı krizin merkezi bir yerine oturuyor.

İktidarın bugüne kadarki “evde kal” çağrıları, sosyal mesafe, kendi OHAL’ini ilan etmek çağrıları ile vücut bulan ve süreci başından itibaren hep bireysel bir şeymiş gibi kurgulayan söylemleri şunu net bir şekilde gösterdi; bugün 27 milyon işçi ve onların aileleri yani, Türkiye emekçi halkı, bu sürecin tamamen dışında bırakılmış oldu. Emekçi halka asında şu denilmiş oluyor; “Sizin ölümünüzle ilgilenmiyoruz”. Emekçi halk apaçık bir biçimde bu salgının hedefi haline getirilmiş oluyor.

“Mücadelemizin başından bu yana söylediğimiz basit bir şey vardı, işçi sağlığı ve güvenliği teknik bir mevzu değildir. Yasalarla belirlenebilir bir mevzu değildir. Tam olarak da emek sermaye çelişkisinin, doğal olarak da sınıf mücadelesinin önemli bir alanıdır”

Mücadelemizin başından bu yana söylediğimiz basit bir şey vardı, işçi sağlığı ve güvenliği teknik bir mevzu değildir. Yasalarla belirlenebilir bir mevzu değildir. Tam olarak da emek sermaye çelişkisinin, doğal olarak sınıf mücadelesinin önemli bir alanıdır. Bu nedenle işçi sağlığı ve güvenliği denilince her şeyi beraber el almamız gerekiyor. Bu yüzden en başından bu yana alanı görmeye çalışmıştık. Birkaç gün öncesinde yayınladığımız bir rapor korona sürecinde alana ilişkin veriler içeriyor: Salgının ilk bir ayında emekçilere işyerlerinde neler dayatıldı, işyerlerinde neler oldu, emekçilerin bize; sosyal medya kanallarımıza ilettikleri bilgilerle, işyerlerinden aldığımız bilgilerle bunu biraz daha toparlamış, görmüş ve göstermiş olduk.  Burada bir şeyi çok net ve hızlıca görmüş olduk ilk sonuç olarak: İktidar odaklarınca ve piyasa koşullarında dayatılan bir çelişki vardı. Mevzuyu, örneğin iş cinayetlerinde bir barete indirgemek, işçinin hatasına indirgemek, bireysel şeylere indirgemek… Biz salgın sürecinde bunun daha da fazla ayyuka çıktığını görüyoruz. Bu yüzden de aslında yaptığımız şey basit anlamıyla işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri dediğimiz şeyler üzerine değil, daha ziyade çalışma rejiminin dönüştürülmeye çalışıldığı hale odaklı oldu ve bu yüzden de aslında bunun en önemli boyutlarından bir tanesinin de bu sürecin artık bir salgın krizine dönüştüğü ve sermayenin bu süreci bir fırsata çevirme süreci olarak okuduğunu, böyle konumlandırdığını gördük.

Bunun en önemli boyutlarından bir tanesi işten çıkartmalardı. Bu işverenlerin krizin ilk günlerinden bu yana başvurduğu yöntemlerden bir tanesi idi. İşten çıkartmaların olmadığı yerlerde ücretsiz izin dayatması, işçilerin yıllık ücretli izinlerinden kullanmalarının dayatılması en önemli boyutlarından bir tanesi. Meselenin önemli boyutlarından birisi işyerlerinde Covid-19 vakaları ortaya çıktığında herhangi bir önlem almamaktı, vakaları saklamaktı. Bunun gibi çok önemli boyutları vardı. Azımsanmayacak ölçüde büyük iş yerleri dediğimiz ve işçi sınıfının daha geleneksel kesimleri dediğimiz, örneğin metal gibi sektörlerde bile herhangi bir önlemin alınmadığı ve bir biçimde hem politik olarak hem de işyerlerinde fiili gelişmelerle de bunun büyük bir fırsata çevrilmiş olduğunu gördük.

Bunun dışında alınmayan İSİG tedbirleri diye tırnak içerisinde söyleyebileceğimiz şeyler var. Bunların en başında şöyle bir şey görüyoruz. Aslında çok net ve kaba bir biçimde söyleyeceğimiz şekilde işyerinin temel organizasyonunun ve aslında çalışma rejiminin kendisi ile ilgili; şöyle ki bir taraftan “sosyal mesafe” gibi bir şey söylüyoruz. Mesela en basitinden inşaatlara bakalım; inşaatlarda yan yana çalışma -fabrikaların çoğunda bu böyle- çalışma düzeni var. Buna bir önlem alınamıyor, çünkü bunun kendisine önlem alınması sermaye bakımından ciddi bir maliyet demek, ciddi bir organizasyon değişimi demek, işçinin canını hakikaten düşünmek demek. Buna ek olarak ortak kullanım alanları, yemekhaneler, tuvaletler, soyunma odaları gibi yerlerde hiçbir tedbir alınmadığını, işçi servisleri toplu taşıma ile işyerine gidip gelenler bakımından salgının ilk 20 günü toplu taşımada hiçbir önlemin alınmayışı gibi temel şeyleri sıralayabiliriz. Ama bunun yanında mesela basit kişisel koruyucu ekipmanların verilmemesi gibi şeylerle de karşı karşıya kaldık. Eldiven verilmemesi, maske verilmemesi, bunları işçilerin ücretlerinden kesilmesi gibi şeylerle karşılaştık. Ama asıl problem şu, aslında işyerlerindeki çalışma düzeni ile salgın sürecinde işçileri korumanın mümkün olmayacağı çok net bir biçimde görülüyor. Yarım saatte bir, 1 saatte bir ellerinizi yıkayın diye kamu spotu geçiliyor. Ama işyerlerinde çalışma düzeni hiçbir şekilde işçinin kendi hijyenini ve kişisel hijyenini sağlamasına uygun değil. Bu yüzden de “Lavaboya ellerimi yıkamaya gidiyorum ya da bana dezenfektan verin ben ellerimi temizlemek istiyorum bu arkadaşımla yan yana durmak istemiyorum, çalışmaktan kaçınma hakkımı kullanmak istiyorum.” diyebilecek koşullar değil. Bugün bakımından işyerlerindeki durumun özeti bu.

“Bu sürecin önemli boyutlarından biri de bence bizim geleneksel iş hukukunun ana kavramları dediğimiz ana materyalleri dediğimiz şeylerin çoğunluğun artık geçerliliğini yitirmesi. Çünkü çalışma rejiminin çok daha saldırgan boyutları ile karşı karşıyayız.”

Meselenin şu boyutunu tartışmazsak çok eksik kalacak. Seyirciler arasında hukukçuların çoğunlukta olduğunu düşünüyorum. Hukuki boyuta dair tartışmaların mevcudu belki de en fazla çalışmaktan kaçınma hakkı ve ücretli izin boyutu olmuştur. Ama işçi sağlığı ve güvenliği dediğimiz şey aslında işçinin beslenmesinden ne kadar ücret aldığını, ücretini alıp alamadığını, nasıl bir hayat şartı dayatıldığını, bütün bunları da kapsayan bir şey aslında. Bu sürecin önemli boyutlarından biri de, bence bizim geleneksel iş hukukunun ana kavramları dediğimiz ana materyalleri dediğimiz şeylerin çoğunluğun artık geçerliliğini yitirmesi. Çünkü çalışma rejiminin çok daha saldırgan boyutları ile karşı karşıyayız. Kapitalizmin saldırgan yüzünü açığa çıkarttığı boyutlar ile karşı karşıyayız. Umar bunu, çoğu ülkede üretimi belirli aşamalarda durduran, erken durduran, geç durduran politikalar izlendi biçiminde özetledi. Ama bence, ülkelerin çoğunda aslında üretimin durdurulmaması esasına dayalı ortak, benzer bir strateji var. Ama aslında bir taraftan zararın boyutları, bir taraftan ülkenin ekonomisi ve bir taraftan da işçi sınıfının ne talep ettiği ile şekillenen ve sınıf mücadelesinin seyrinde ne derece başarılı olduğu ile belirlenen bir süreç var. Mesela İtalya örneğinde, üretimin uzun bir süre durdurulmaması ve bu yüzden de fabrikalarda, iş yerlerinde, toplu çalışmanın olduğu her yerde ve işçi ailelerinde salgının hızlı bir biçimde teneffüs etmesi durumu söz konusu. Ya da Hindistan, Bangladeş gibi ucuz iş gücünün olduğu yerlerde, sermayenin taleplerinin ve bir taraftan da hükümetin uyguladığı tedbirlerin daha saldırgan bir boyuta evrildiğini görüyoruz. Hindistan’da bir grup yoksulun üzerine sokakta oldukları, yürüdükleri için kimyasal suların sıkılması bunun çok çarpıcı bir boyutu mesela. Başta İtalya’da, İspanya’da, Fransa’da, ABD’de yaşanan işçi grevleri, işçi eylemlerinin temel noktaları üretimin durdurulmaması, salgına rağmen, işyerlerindeki artan salgın vakalarına rağmen çalışmanın devam etmesi ve İSİG tedbirlerin alınmamasına yönelik olmuştu.

Türkiye’de çok benzer bir şey gördük alanı izlediğimizde, işyerlerine baktığımızda. Türkiye’de salgının ilk 1 ayında, en az 30 işyerinde fiili eylemler ve grevlerle, Türkiye’deki hukuk bakımında grev boyutuna ulaşamayan ama çalışmaktan kaçınma hakkını kullanarak taleplerini dile getirdi işçiler. İşçiler çoğunlukla İSİG tedbirlerinin alınması, vaka çıkan yerlerde biliyorsunuz ki gizlemeleri oldu, 4 tane 5 tane vakanın olduğu yerlerde hala üretimin devam ettiği hiçbir tedbir alınmadığı işyerlerine sokuldu işçiler, bunun önlenmesi için; kimi zaman örgütleri ile sendikaları ile, ama kimi zaman da işçiler fiili olarak meşru haklarını kullanarak taleplerini dinlendirmiş oldular ve bu eylemlerin önemli bir kısmında işçiler bir şekilde doğrudan üretimin durmasını veya önlemlerin alınmasını sağlamış oldular. Ama bu önlemlerin ne kadar alınabileceği ve bizim aslında talep noktamızın neresi olacağını birlikte tartışmaya devam edelim.

Av. Yıldıray Çıvgın- Teşekkür ediyoruz Pınar. Yayınımıza birçok soru geliyor, bu sorulardan bazılarını yöneltmek istiyorum. Bilge Dağlar’ın sorusu: “işsizlik, açlık karşısında canını koyan emekçiler ne düşünüyor, bu paradokstan emekçi nasıl çıkar” Soru her ikinize de yöneltilmiş. Sorular geldikçe ben araya girerek soruları size yöneltmiş olacağım.

Umar Karatepe-  

“Bugün işçi sınıfının çıkarları dediğimiz şeyin aslında toplumun tamamının çıkarları anlamına geldiğinin de çok net bir şekilde gördüğümüz günlerden geçiyoruz.”

Burada çok ciddi bir sorun var gerçekten. Biraz önce işçi sınıfının mücadele stratejisindeki yetersizlikten bahsederken aslında bir öznel yetersizlikten bahsettik, yani çok zayıf bir örgütlülük düzeyinden bahsettik. Ama bir taraftan da başka temel sorunlar var. Bu krizin hemen öncesinde de işsizlik sayıları Türkiye açısından rekorlar kırmıştı ve en son artık bu COVİD süreci ile birlikte rakamın nerelere gideceği belli değil. 10 milyon, 15 milyon gibi rakamlardan bahsediliyor. Bu açıdan çok ciddi bir sıkışmışlık hali var. Arkadaşımızın da sorduğu soruda olduğu gibi birçok yerde üretimin durması sanki bir işçi sınıfı talebi değil de işçi sınıfına karşı bir hareket etmiş gibi algılanıyor. Maden işçilerinin deyişiyle “aşağıda ölüm ihtimal ama şu an yukarıda ölüm kesin”. Yani iş durduğu andan itibaren devletin herhangi bir gelir güvencesi, herhangi bir geçim güvencesi, herhangi bir ücret güvencesi vermediği ortamda veya şans eseri 450 gün üzeri çalışmamışımsa, 449 gün çalışmışsa alacağı paranın 1168 lira olduğu koşullarda, işçi sınıfının doğrudan doğruya, topyekün açlığa mahkum edildiği koşullarda birçok işyerinde işin devam etmesi şeklinde eğilimlerle de karşılaştığımız durumlar oluyor. Bu gerçekten çok korkunç bir paradoks, bir çelişki. Ama öbür taraftan da başka bir gerçeklik daha ortaya çıkıyor. Bugün işçi sınıfının çıkarları dediğimiz şeyin aslında toplumun tamamının çıkarları anlamına geldiğinin de çok net bir şekilde gördüğümüz günlerden geçiyoruz. Pınar az önce çok önemli bir şey söyledi: biz toplumun bir kesimine dair önlemler istemiyoruz. DİSK, KESK, TMMOB, TTB başta olmak üzere onlarca örgüt 7 acil talebi ifade eden bir deklarasyon yayınladı. Bu deklarasyona imza atanlar basitçe toplumun belli bir kesimine dair bir şey istemiyorlar.

“Bu noktada işçilerin bir biçimiyle işe gitmeye zorlanması, bu sermaye düzeninin toplumun karşısında açık bir tehdit olduğu noktasına getiriyor bizi.”

Bugün Türkiye işçi sınıfı, ücreti ile geçinenler Türkiye’nin nüfusunun dörtte üçü, ücreti ile geçinenlerin sağlığı meselesi aslında toplumunda sağlığı. Yani bugün aslında sermaye politikaları dediğimiz şey toplumun sağlığının tamamını tehdit eden bir düzeye gelmiş durumda.  Korana ile ilgili kronik önlem paketi açıklandığı ilk gün, bir müteahhitin özel talebi ile kredi kolaylaştırmayı gündeme alıp, hatta daha uçuğu uçuşların yasaklandığı bir ülkede uçak KDV’lerinde yüzde bire indirilmesi gibi akıldışı trajikomik önlemlerin Corona ile mücadele diye gündeme geldiği bir ülkede, işçi sınıfının korunmaması demek, doğrudan doğruya bir halk sağlığı tehdidi, toplum sağlığı tehdidi, toplumun geleceğine dair bir tehdit anlamına geliyor. Bu en son moda kavramla virüsün bulaşması dediğimiz şey işçiler işlere gittiği sürece sürecek. İşçiler işe gidip uzayda yaşamıyorlar. Evlerine gidiyorlar, mahallelerine gidiyorlar, pazar yerlerine gidiyorlar. İşçiler işe gidip toplu taşıma araçlarını kullanıyorlar, işçiler işe gidip kamusal alanlarda bir araya geliyorlar. Yani bu noktada işçilerin bir biçimiyle işe gitmeye zorlanması, bu sermaye düzeninin toplumun karşısında açık bir tehdit olduğu noktasına getiriyor bizi.

“…ekonomik demokratik mücadelenin veya hukuki mücadelenin ötesinde politik yanıtlar üretilmesi gereken bir süreç bu.”

Burada şöyle bir çelişki var; ekonomik, demokratik alandaki bir mücadelenin veya hukuksal sınırlar içinde kalan bir mücadelenin dönemin ihtiyaçlarını kapsamadığı noktasında bir şeyler söyleyebiliriz. Bu açıkçası benim kafamda sürekli olarak bir soru olarak duruyor: Örneğin, bugün ekonomik demokratik açıdan bir işçinin haklarının geliştirilmesi için atılacak adım dediğimizde gerçekten çok sınırlı bir alanda kalmış oluruz. Çünkü öyle dediğimizde grev yapmamamız lazım, çünkü grev dediğin şey işçinin, 25/2 den atmak serbest olduğu koşullarda işçinin işten atılması ve belki o sadaka ödeneklerinin bile kavuşamaması, açlıkla beraber evde kalmak zorunda kalması anlamına gelecek. Yani ekonomik demokratik mücadelenin veya hukuki mücadelenin ötesinde politik yanıtlar üretilmesi gereken bir süreç bu. Bir uygarlık krizi olduğunu söylediğim için bunu çok rahatlıkla söylüyorum Doğrudan doğruya bu düzenin toptan sorgulanması ve değiştirilmesine yönelik bir ciddi bir iradi karşı çıkışın örgütlenmesi gereken bir süreç. Tek tek, işyeri işyeri elbette mücadele edeceğiz. İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması için elbette çalışacağız. Bu uğurda mücadele eden arkadaşlarımızdan biriydi Hasan arkadaşımız ve Hasan’ı yitirdik. Bugün konfederasyonumuz DİSK’in üyesi olsun veya olmasın bir sürü sendikanın eylemlerini, mücadelelerini, direnişlerini görüyorum. 3 kişi, 5 kişi, 10 kişi bulundukları her yerde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar, Gerçekten can hıraş mücadele ediyorlar. Kimi yerlerde işi durduruyorlar. Kimi yerlerde çalışmaktan kaçınma haklarını kullanıyorlar. Kimi yerlerde zorunlu olan alanlarda bir dizi kazanımlar elde ediyorlar. Ama gerçekten böyle iş yeri işyeri tek tek ilerleyebilmemizin çok da mümkün olduğu bir süreçte değiliz. Bugün bir siyasi iktidar bir karar almış, aslına bakarsanız dünya kapitalizminin tam da Pınarın da söylediği gibi çarklar dönecek şeklinde, kimi ülkelerde mesela Türkiye gibi daha şiddetli daha ölümüne, işçi sınıfının daha örgütlü olduğu kimi ülkelerde ise belli kurallara dikkat ederek, sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin durmaması şeklinde çok vahşi bir iradeyle karşı karşıyayız. Bu iradeye yanıt politik bir yanıt olmak durumundadır. Aslında bir uygarlık krizi, kapitalist uygarlığın üzerimize çöküşü ve bunun karşısında bizim gerçekten başka bir toplumsal düzeni, yeni bir toplumsal düzeni güçlü bir şekilde haykıracağımız bir dönemi başlatmamız gerekiyor. O noktada grev de yapacaksak bunun için yapmamız lazım, sokağa da çıkacaksak bunun için yapmamız lazım, iş yerlerinde üretimi fiilen durduracaksak da çalışmaktan kaçınacaksak da aslında ne yaparsak yapalım afiş de assak, bildiri de hazırlasak, sosyal medya kampanyası da yapsak ne yaparsak yapalım artık eylem biçimlerimizi mücadele biçimlerimizi de geliştirerek bu doğrultuya doğru yönlendirmemiz lazım.

“Yeni bir hukuk yaratmak lazım. Yeni bir sendikal mücadele çizgisi yaratmak lazım. Yeni bir dünya için bir mücadele bayrağı yükseltmek lazım.”

Gerçekten bu dünyanın bu düzenle ömrü çok uzun değil. Bir felakete gidiyoruz. Göz göre göre bir felakete gidiyoruz. Sermayenin dizginsiz vahşi şımarıklığı dünyayı bir felakete sürüklüyor. Bu noktada da basitçe hukuki alandan, sendikal alandan yapılabileceklerin ben çok etkili olacağını düşünmüyorum. Yeni bir hukuk yaratmak lazım. Yeni bir sendikal mücadele çizgisi yaratmak lazım. Yeni bir dünya için bir mücadele bayrağı yükseltmek lazım. Daha total, daha toplu bir ayağa kalkışın dünya için gerekli olduğunu düşünüyorum.

1 Mayıs bunun için iyi bir vesile bence dünya çapında. Oraya da geleyim. Yani 1 Mayıs, bu bir Mayıs belki de dünyada 1 Mayıslar tarihinden beri maalesef, büyük oranda sembolik eylemler hariç, meydanlarda milyonlarla hatta milyarlarla kutlanamayacak. Ama tabi ki 1 Mayıs’ta biraz önce bahsettiğim başka bir dünyaya, yeni bir toplumsal düzene dair umutların yükseltilmeyeceği anlamına gelmez. Tam tersi aslında bu süreçte 1 Mayıs’ı bu anlayışla örgütlemek gerekir. Bulunduğumuz her yerden çıkarabildiğimiz her sesi çıkarmak üzere. Evet belki de oldukça yaygın bir 1 Mayıs olacak. Sokak sokak, iş yeri iş yeri örgütlenen bir 1 Mayıs olacak. Ancak dünyanın her yerinde 1 Mayıs’ın tek gündemi olacak. O gündem de bizim sağlığımızı, dünyayı ve dünya halklarının tamamını tehdit eden bir düzen baş belası bir düzen. Bundan kurtulmamız lazım. İnsanı önceleyen, insan sağlığını önceleyen, doğayı, yaşamı, hayatı önceleyen bir düzenin inşa edilmesi lazım. Bence önümüzdeki dönem daha çok ne yapılacaksa, hangi mücadele ve direniş çizgisinde yapılacaksa yapılsın bu politik bayrak olmadan sadece sınırlı ekonomik demokratik çerçeveden veya hukuki çerçeveden çok da fazla bir ilerleme kaydedilebileceğini karşımızda bu kadar gözü dönmüş bir düzen varken düşünmüyorum. En son çıkan yasa, Yıldıray’ın en başta bahsettiği yasanın bir kez daha üzerinden geçelim. Kulağımız bir daha duysun; bu ülkede şu anda bir işçi çalıştığı iş yerinde kendi isteği ile sözleşmesini feshedemiyor. Biz daha ne söyleyelim. Ücretsiz izne çıkardı mesela beni işveren 3 ay boyunca, başka bir iş yerinde iş buldum gidemiyorum. Bu nasıl bir köleliktir. Aslında sistemin, liberalizmin en temel noktalarından biri olan sözleşme hürriyeti vs. bunları bile bir rekabet oluşmasın diye tarumar ettiler doğrudan doğruya. Ya da başka bir şey, ayrıcalıklı gibi görüyoruz değil mi evden çalışanları? Bir taraftan işe gitmek zorunda olanlar var yani hayatını kazanmak için ölümü göze almak zorunda olanlar ya da daha kötüsü annesine, babasına virüs taşıma kaygısıyla yaşayanlar var.  Bir tarafta ise ayrıcalıklı gibi gördüğümüz evde çalışanlar var. Ama onlar hayatta kalmanın ve virüs taşımamanın maliyetini nasıl ödüyorlar? Tüm hayatlarının sömürülmesiyle ödüyorlar. Bugün evden alışanlar şöyle zannediliyor. Evden rahat rahat, keyifli keyifli çalışıyorlar zannediliyor. Bugün evden çalışanlar açsından, özellikle beyaz yakalılar açısından hayatın tamamı iş olmuş durumda. Evden çalışma diye bir şey yok. Ev iş olmuş durumda. Home ofis diye bir şey yok. Ofis var sadece. Ben bir tweet atmıştım kendi deneyimimden yola çıkarak; “Sakın zannetmeyin ki evden çalışma dediğimiz şey şarap içerken çalışmaktır.”Evden çalışma denilen şey normalde kendinize ayırdığınız vakitte bile çalışmak zorunda olmaktır. Bugün nerdeyse insanların, evden çalışanların önemli bir bölümünün, ben de dahil olmak üzere çalışma dışında bir hayatı kalmamış vaziyette neredeyse. Hayatta kalmanın da maliyeti bu. Yine sadece “emek gücüsün, sadece emek gücünden ibaretsin. Yani işçi dediğin şeyin insan kimliği nerdeyse yok, sadece emek gücü. Bu da aslında işçi sınıfının çok ciddi tarihsel kazanımlarının sermaye tarafından yok sayılması demek. İLO’nun sosyalizm koşullarında mecburen kabul etmek zorunda kaldığı “emek meta değildir” yaklaşımının tamamen inkar edilmesi ve ancak meta olarak varsın anlamına geliyor. Bu da dünya açısından büyük bir tehdit.

Av. Yıldıray Çıvgın- Teşekkür diyoruz Umar. Yayınımızın ilk saatini doldurduk Çok güzel gidiyoruz. Ancak bir süre sıkıntımız var. Bu sebeple sorulara her birinizin beşer dakika içerisinde yanıt vermesini öneriyorum… Diğer bir soruyla devam etmek istiyorum. Ümit Erdem’i sorusu “Çalışmaktan kaçınılan iş yerlerinde valiliklerden başlayarak kurumsal bir engelleme süreci olduğunu görüyoruz. Salgının yaygınlaştığı süreçte çalışmaktan kaçınma toplumsal bir harekete dönüşebilir mi?” Bu soru ile bağlantılı olarak Furkan Bircan’ın sorusunu da sormak istiyorum: “Virüsün çalışma yaşamında kalıcı etkileri olacağı görülüyor. Sendikal hareket nezdinde de benzer kalıcı etkilere de sebep olacağını öngörebilir miyiz?” Pınar, senin için de uygunsa burada sözü sana bırakıyorum.

Pınar Abdal-Çalışmaktan kaçınma hakkı ile ilgili var olan örnekler üzerinden birkaç şey söyleyeyim. Türkiye’de iş hukuku mevzuatının bizim fiili grev dediğimiz şeye izin vermediğini az önce söylemiştik. Bu yüzden de biz çalışmaktan kaçınma hakkı diye başka bir şey savunmuş oluyoruz aslında. Belki hukuki karşılığını, yasadaki karşılığını kullanmış oluyoruz, ama belki de sol odaklar olarak, sendikalar olarak çalışmaktan kaçınma hakkı dediğimiz şeyi daha başka bir boyutta kullanmamız gerekiyor. En azından bizim İSİG Meclisi olarak savunduğumuz boyutu bunun üzerine. Bir arkadaşın sorusu vardı, bunla da bağlayabiliriz: Bir kere açlıkla ölüm arasında bir seçim yapmaya dönük bir çalışma rejimi yeni bir şey değil bizim açımızdan. Aslında biz bunu iş cinayetlerinde sürekli görüyorduk. Ama bugün bakımından farklı olan şey şu; salgında bunun keskinleşmesi, sınıfsal uçurumun keskinleşmesi söz konusu. Bir taraftan da sınıfsal uçurumun keskinleşmesi dediğimiz şey ya da sınıf mücadelesinin hız kazanması dediğimiz şey sınıf taleplerinin de daha fazla görünür olmasını da içeren bir şey. Sınıf mücadelesi bizim bakımımızdan çok aleyhimize işleyen bir seyir izleyebilir. Ama bugün bakımından, işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesinin talepleri işçi sınıfı nezdinde görünür talepler. Bunlardan bir tanesi de elbette ki çalışmaktan kaçınma hakkı. Ama çalışmaktan kaçınma hakkı, yasadaki haliyle, işçinin ciddi ve yakın bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığında, kendini tehdit eden bir durumla karşı karşıya kaldığında kullanabildiği bir hak. Yasadaki haliyle bu hakkı kullanmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Çünkü iş verene bildirme, İSG kuruluna bildirme, önlem alınmazsa başka adım atma gibi bunun bir sürü boyutu var.  Oysa kartlar yeniden karılırken, kapitalizmin işleyişi ve sermaye birikim rejimine yönelik bir süreç olarak sermaye tarafından yeniden biçimlendirilirken bu süreç, bizim yapmamız gereken şey belirli fiilleri ve kavramları meşru haklar üzerinden, fiili haklar üzerinden götürmek bence. Çünkü çalışmaktan kaçınma hakkı dediğimiz şeyi biz işçiye “senin çalışmaktan kaçınma hakkın var” biçiminde anlattığımızda, güvencesiz çalışan, aldığı ücretle yaşamını sürdürmeye çalışan işçinin pratiğinde bunun bir karşılığı olmayacaktır. Bu yüzden de hem sendikaların hem odaların hem de sol muhalefetin hem de bu bağlamda mücadele veren herkesin şu düzleme gelebilmesi gerekiyor: Kartlar yeniden karılıyorsa bizim kavramlarımız da yeniden üretilen kavramlar olmak zorunda. Bu yeniden üretilen kavramların hepsi yasal mevzuatlara, yasal hükümlere değil, işçinin yaşam hakkı dediğimiz meşru hakkına dayandırılması gerekiyor, diye düşünüyorum.

Yıldıray Çıvgın- Teşekkür ediyoruz. Furkan Bircan ek olarak şunu soruyor: “Başta iş güvenliği ve mesai saatleri dahil olmak üzere çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yapılabilecek hamlelere karşı burjuvazi işsizlik sopasını gösterecek. Bu paradoksal sonuç aşılabilir mi?”

Umar Karatepe- Aslında bu soruya cevap vermeye çalıştım. Tarihte salt ekonomik, demokratik mücadelenin kazanımlarının olduğu dönemler genelde ekonomilerin büyüdüğü dönemler oluyor. Ama bu tarz büyük bir kriz karşısında; ekonomik, ekolojik, insani, sağlık krizi karşısında aslında sistem tamamen üzerimize çökerken, ben ekonomik, demokratik iyileştirmelerin de ancak yükseltilen politik mücadelelerle büyük oranda mümkün olduğunu düşünüyorum. Pınar’ın bahsettiği gibi yeni bir kavram seti türetmek, yeni bir hukuk yazmak, yeni bir toplumsal düzen önermek gibi biraz daha cesur şeylere ihtiyacımız var. Örneğin işçiye gittiğimizde Pınar’ın bahsettiği gibi “Sen yarın çalışmaktan kaçınma hakkını kullandığında hukuki olarak işten çıkarılabilirsin. Ama buna karşı fiili ve meşru bir şekilde hep beraber direneceğiz.”böyle söylenmesi gerekiyor. Aslında bu doğrudan doğruya politik bir itiraz olmuş oluyor. Basitçe ekonomik, demokratik bir itiraz olarak bunun örgütlenmesi çok kolay değil. Cidden yüksek bir politik itiraz, “yıkılsın bu düzen” şeklinde bir politik itirazla ancak bir yerlere varabiliriz. Ekonomik, demokratik kazanımlar, reform olacaksa, ilerlemeler olacaksa bile ancak böylesi daha politik ve yıkıcı karşı çıkışlarla mümkün gibi görünüyor.

Bu noktada da ben, politik itirazın yükselişi konusunda çok iyimserim. Ama ekonomik, demokratik yani basitçe hukuki ya da sendikal alanla sınırlı bir çerçeveden belirli hakların kazanılması noktasında kalırsak, çok geriye düşeceğimizi düşünüyorum. Bu büyük salgının altında kalacağımızı düşünüyorum. Salt ekonomik-demokratik taleplerle yükseltilecek bir muhalefet ve kazanımlar noktasında çok da ümitli değilim.

Pınar Abdal- Küçük bir ekleme yapmak isterim. İşsizliğin artacağı çok belli bir şey. Ekonomik daralma arttıkça, bugün telafi çalışmanın 2 aydan 4 aya çıkarılması, fazla mesai dayatmalarının olması, karşılığında ücret verilmemesi gibi şeyler sermaye saldırılarının da üretimdeki azalmayı karşılamak üzere daha da artacağını gösteriyor. Öteki taraftan, dünya işçilerinin yaptıkları eylemlerden, Furkan’ın sorusunun yanıtını belirli bir boyutta alıyoruz aslında. Nasıl bir şey bu? Bu süreçte bir taraftan sermaye saldırılarını artırırken, diğer taraftan bu süreç, toplumda üretici güçlerin ne kadar kritik bir rol oynadığını, kilit bir yerde olduğunu da gösteriyor. Bunu en çok nereden görebiliriz, keskin ayrımı nerede? Türkiye’deki işçi eylemlerinde de, genel olarak dünya işçi eylemlerinde de, aslında son dönemlerde görece değişmekle birlikte daha geleneksel işçi sınıfı dediğimiz, başta metal işçileri olmak üzere işçi sınıfının sürükleyici gücü dediğimiz işçilerin eylemlerinin, özellikle sendikalı işçilerin eylemlerinin işçi sınıfı eylemleri içerisinde sürükleyici güç olduğunu görüyorken, bu kriz döneminde depo, kargo, market işçileri gibi kitlelerin ne kadar kritik yer oynadığını görmüş olduk. Aslında bu süreçte üretici güçler bakımından üretimi durdurmayı tartışıyorsak, grev diyeceksek, üretim dursun diyeceksek, bunun bu boyutunu da tartışmamız gerekiyor. Amerika’da amazon işçilerinin yaptığı grev bunu gösteriyor. Çok kritik bir yerdeler. Sürecin başlamış bir yanı var. Biz bunu saldırılarla okuyoruz daha çok. Ama bir taraftan da fiili mücadelelerle yürüyen bir yanı var. Bu fiili mücadele üretim güçlerinin kritik yeri üzerinden tekrar düşünülürse ve sendikal mücadeleyle ya da fiili başka mücadele biçimleriyle bir mücadele biçiminin örgütlenmesi biçiminde olmalı.

Yıldıray Çıvgın- Yayınımız yavaş yavaş sonuna geliyor. Kalan soruları toplu olarak yanıtlamanızı istiyorum. Umar sen Filiz Orhan’ın sorusunu ikinci bölümde cevaplamak istemiştin. Onu tekrarlamak istiyorum. Salgın sonrasında daha da keskinleşecek bir süreç bekleniyor dediniz sizce sendikalar emek politikalarına yön verebilecek mi? İkinci olarak, Fatih Bayır’ın sorusu: “Sizce koronadan sonra işçi sınıfı daha da ezilir mi?

Umar Karatepe- Tamamı bugünkü mücadelenin konusu. Bunlara dair bir şeyler söylersek şu anda kehanette bulunmuş oluruz. Biz iki soruya da kendi lehimize cevaplar üretmek için buradayız, bunları tartışıyoruz. Gerçekten de mücadelenin ve kavganın en şiddetli olduğu dönemlerden geçiyoruz. Birkaç tane temel prensibin, temel saptamanın altını çizmek lazım. Pınar da söyledi, bensolun genel kavramıyla söyleyeyim; bugün ilk defa işçi sınıfının kendi çıkarlarının, toplumun genel çıkarları haline geldiğini gösterilebileceği bir dönemdeyiz. Sınıf iktidarı buna bağlıdır. Gerçekten de bugün üretimden gelen gücümüz nedir bakacak olursak; DİSK üyelerinin yaklaşık %60’ı zorunlu iş kollarında çalışıyorlar, her durumda salgın sürecinde de çalışacaklar. Bunu basit bir örnek olarak söylüyorum. Bu kesimlerin gücü ortaya çıktı ama bir taraftan da aslında işçi sınıfının korunmamasının, işçi sınıfının vahşi sermaye düzeni tarafından ezilmesinin tüm toplumu ezen sonuçları bugün karşımıza çıkmaya başladı. Bugün her evde, her işyerinde bunlar konuşuluyor. Ve bugün sermayenin ideolojik tahakkümünün tamamen bittiği noktada başka bir ideolojik egemenliği işçi sınıfı olarak tesis edebiliriz diye düşünüyorum.

“…elimizdeki imkanları, zayıflıkları biliyoruz, ama karşımızdakinin de zayıflıklarını görmek zorundayız. Bugün işçi sınıfı ideolojik olarak sermaye karşısında çok güçlü. Biz bunu biliyoruz. Bugün bu nedenle de çok daha cüretli adımlar atmamız lazım.”

Bu noktada aslında geleceğe dair ümitsiz şeyler söylemek istemiyorum. Çünkü biraz önce bahsettiğim sermaye distopyası olarak sadece emek gücü satıcısı olarak toplumda var olabilen işçilerden oluşan bir toplum tasavvuru çok da insan varlığına uygun bir tasavvur değil. O nedenle insanlığın bu kalıba gireceğini düşünmüyorum. Bu kriz ne kadar sürer bilmiyorum. 2 yıl, 3 yıl… Görünen o ki biraz önce bahsettiğim ekolojik sorunlar, gıda krizi gibi sorunlar bunların sürekli tekrarlanmasına neden olacak. Bu noktada insanlığın sermaye düzeninin bu çılgınlığına ve bu akıl dışılığa katlanabileceğini zannetmiyorum. Ama burada değiştirici özne tartışması var. Yani bunu kim değiştirecek? Bizim kitabımızda bunu değiştirecek özne işçi sınıfı olarak tarif ediliyor. Bu noktada bizim mevcut araçlarla, mevcut söylemlerle, mevcut mücadele tarzlarımızla bu krizin karşısında yanıtlar üretmekte yeterli olamayacağımız çok açık. O yüzden Pınar söylediği gibi yeni öfkeler, yeni mücadeleler, yeni direnişler, yeni eylem biçimleri ortaya çıkıyor. Bunlar çıkacak. Bu noktada yaratıcı olacağız, sürekli deneyeceğiz. Size çok basit bir şey söyleyeyim, hukukçulara ve kendimize de söyleyeyim; bu süreçte yanlış yapmaktan korkmayacağız. Denemek zorundayız. Çünkü kitapta bugünlerdeki mücadele usulleri yok. Bunu biz yaratacağız, bu yolu biz yapacağız. Hukuki alanda da sendikal alanda da politik alanda da biz yapacağız. Deneyeceğiz, yenileceğiz, yeneceğiz ama mutlaka deneyeceğiz. “Zaten” ile başlayacak cümleler kurmayacağız mesela. Bu sağcılığın amentüsüdür;“ya zaten ne yapılabilir ki?” Evet elimizdeki imkanları, zayıflıkları biliyoruz, ama karşımızdakinin de zayıflıklarını görmek zorundayız. Bugün işçi sınıfı ideolojik olarak sermaye karşısında çok güçlü. Biz bunu biliyoruz. Bugün bu nedenle de çok daha cüretli adımlar atmamız lazım.

Ben aslında bu süreçten işçi sınıfının daha da ezilerek çıkacağını düşünmüyorum. Her halükarda bu düzenin değişmesine yönelik atılacak her adımın mutlaka ciddi anlamda en asgarisinden ekonomik ve demokratik kazanımlar getireceğini düşünüyorum. Basit bir örnek veriyorum, bugün öyle ya da böyle Türkiye’de iki yıl önce hukukçuların inanmadığı işten çıkarmaların yasaklanması dediğimiz şey, sermaye talebiyle ve sermayenin istediği biçimde gerçekleştirilebiliyorsa, biz bugün işten çıkarmaların yasaklanmasını işçi sınıfının istediği biçimiyle ve işçi sınıfının talebi olarak çok daha meşru biçimde önümüzdeki dönemde yükseltebiliriz demektir. Doğrudan doğruya bizim kavramlarımız, bizim taleplerimiz, işçiyi korumak, toplumu korumaktır gibi çok kolay anlatabileceğimiz şeyler var bu konuda. İşçiyi korumayan toplumu tehdit ediyor. Bunu toplumda herkese anlatabiliriz, sadece çalışanlara değil. Bu nedenle elimizin çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Benzetme biraz mübalağa olacak ama, Paris’in kapılarına düşman dayandığında işçi sınıfının koruması ve gücü tüm Fransız halkının çıkarlarını temsil ediyordu, bugün de virüsü bir mübalağa ile düşmana benzetirsek, bu virüse karşı işçi sınıfının mücadelesini, her türlü kazanımını, her türlü cüretini tüm toplumu kurtaracak, dünyayı kurtaracak olan bir girişim olarak görmek lazım. Yani aslında hepimizin, bir nevi Paris kapılarına düşman dayandığındaki Pariste’ki komünarların kafasıyla davranması, yaşaması düşünmesi lazım. Evlere kendimizi hapsetmeyeceğiz. Hayat sürüyorsa, iş sürüyorsa, hukukçular da sendika uzmanları da hayatın sürdüğü yerlerde olacak bence, bundan bir ders çıkaralım. Kaderimiz beraber olacak, kurtuluş yok tek başına diyeceğiz. Teşekkür ederim.

Yıldıray Çıvgın- Pınar söz sende.

Pınar Abdal- İki soruya birlikte yanıt vermek gerekir. İşçi sınıfını iyi şeyler bekliyor gibi bir şeyi tek olasılık olarak almamız çok mümkün değildir. Sınıfsal karşılaşmanın çok yoğun olduğu ama bir taraftan da bu karşılaşmanın akıbetine göre, işçi sınıfının bundan daha güçlü mü, daha güçsüz mü çıkacağını göreceğimiz bir süreç olduğunu düşünüyorum. Sınıf mücadelesi elbette hız kazanıyor, ama sınıf mücadelesinde kimin nasıl sınavlar verdiği elbette ki sürecin belirleyeni. Bu bir taraftan sermaye bakımından, esnek çalışmanın oturtulduğu, az ücretin dayatıldığı, sosyal hakların tırpanlandığı bir yeni emek rejimi ortaya çıkarabilir. Ya da devlet bakımından daha faşizan, daha otoriter yönetimlerin olduğu bir dünya düzeni ortaya çıkarabilir. Ama bir tarafından kapitalizmin alternatifinin tartışılacağı ve bu alternatifin mücadelesinin yaratılacağı, kazanacağı bir süreç de olabilir. Elbette ki bu, bugün verdiğimiz mücadele ile şekillenecek bir şey. Bu yüzden şöyle olacak ya da böyle olacak diye bir şey diyemiyorum açıkçası. Gramsci’nin söylediği şey belki de bunu özetleyebilir: Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmaya çalışıyor. Aslında yaşadığımız şey bence bir salgın özelinde böyle bir durum. Elbette ki sendikal politikalar neresinde olacak, sendikal politikalar işe yarayacak mı yaramayacak mı, bu önemli bir tartışma. Bence zaten sınıfın bütün odaklarının, mücadele unsurlarının tümünün ciddi bir sınavdan geçtiği bir süreç bu. Türkiye sendikal hareketinin bugüne kadar getirdiği mücadele pratiği bakımından çok yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü en basitinden geçenlerde Türk-İş başkanının “Çok rica ediyorum, lütfen işçi çıkarmayınız” demesi sendikal mücadelenin ana ekseninin nereden gittiğinin tezahürlerinden biridir. Burada “mücadele”yi tırnak içerisinde kullanmak gerekiyor belki de. Ama sendikal mücadele, ana eksen üzerinden yürümek zorunda değil elbette. Böyle dönemlerde bence alternatif sendikal eğilimlerin ve tabanın baskı kurabileceğini düşünüyorum sendikal bürokrasiye karşı da. Bunun da yine işyerinde işyeri komiteleri, bunun ismine ne dersek, işçilerin kendi sağlıklarını ve güvenliklerini denetleyebilecekleri her türlü mekanizma ile mümkün olacağını düşünüyorum. Bu mekanizmanın ve toplamda yükseltilecek bir işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesinin hem sendikal alanı hem mücadelenin seyrini değiştireceğine, dönüştüreceğine inanıyorum.

Yıldıray Çıvgın- Cevaplarınız için teşekkür ediyoruz. Konuşmamızın başında da söylediğimiz gibi işçilerin emekçilerin virüsten önce de çok sorunu vardı. Umar’ın başta dediği gibi virüs bu sorunları derinleştirdi. Bu konuda mücadeleye devam edeceğimizi biz de en azından Toplumsal Hukukçular olarak mücadeleye devam edeceğimizi belirtmek istiyoruz. İşçi sınıfının, emekçilerin bu süreçte yanlarında olduğumuzu bildirmek istiyoruz. Sizlere de açıklamalarınızdan, mücadelenizden ve çabalarınızdan dolayı çok teşekkür ediyoruz. Bizi dinleyenlere de katılımları için teşekkür ederiz.

toplumsalhukuk