Yeni “Adli yıl”ınız, Cesaretle ve Umutla Dolu Olsun…

Çantalarımızı, ajandalarımızı, dilekçelerimizi, savunmalarımızı, akıl ve vicdan kadar cesaretle de doldurmalıyız. Bize hukuk diye dayatılanın gerçekte hukuk olmadığını, nitekim insanlığın tarihsel birikimi ve toplumsal adalet arayışının çağdaş bilimsel ve normatif bir çıktısının da olduğunu; cesaretle konuşmalı, dile getirmeliyiz

Yeni “adli yıl” başladı.

Geride kalan “adli yıl”da; Soma ve 10 Ekim Katliamı davalarında halkın gerçek adalet beklentisine yanıt veremeyen, siyasi iktidar mensuplarının ve devlet görevlilerinin bu katliamlarda apaçık ortada olan sorumluluklarını görmezden gelen; daha önce yargı önünde aklanmış bir karikatür nedeniyle ODTÜ’lü öğrencileri tutuklayıp, Tayyip Erdoğan’a ve AKP iktidarına yönelmiş daha yüzlerce eleştirel düşünce açıklamasını hukuki ya da cezai yaptırıma mahkum eden; kadın ve iş cinayetlerini, çocuk istismarlarını, doğanın ve yaşam alanlarının talanını, toplumsal eşitsizlikleri ve haksızlıkları önleme ve caydırmada etkisiz, seyirci kalan “yargımız”; eğer ki “adalet”in bir diğer bir tanımı, verilen hükmün, toplum vicdanında karşılık bulması ise, adaletten uzak bir yıl yaşadı ve yaşattı.

Zaten işlerin kötü gideceği, geride kalan “adli yıl”ın Saray’da yapılan açılışında, hüküm ve iddia makamı mensuplarının cübbelerini ilikleme görüntüleriyle hissediliyordu.

Yeni “adli yıl”da daha iyisini, aksini ummak için ne yazık ki hiçbir yerinde neden de yok.

Adet olduğu üzere adli yıl açılışı vesilesiyle mesaj yayımlayan ve artık “başkan” unvanına da erişmiş bulunan Tayyip Erdoğan; “Tüm yargı mensupları, tarafını daima hukukun üstünlüğünden yana seçmek zorundadır” diyor.

Elbette “hukuk” üstün olsun, ama kimin hukuku?

Bilindiği üzere “hukukun üstünlüğü”; iyimser ve hatta safça bir kavrayışla, yargı erkini ve hukuku; sınıfsal, siyasal ve iktisadi etkilerden azade, kendinden menkul bir yapı olarak görür ve sınıfsal/toplumsal çatışmalar karşısında onu, her daim haklının yanında duracak bağımsız bir güç, bireyin ve toplumun hakları için bir güvence olarak kabul eder. Burjuvazinin, teokrasiye ve monarşiye karşı iktidarı ele geçirme mücadelesinde, kilisenin ve kralın sözüne karşı, kendi sınıfsal çıkarlarını yansıtan ancak değinilen bu öncekiler kadar -henüz- kutsal sayılmayan normatif kuralları meşru kılmasının, rasyonel bir düşünsel aracı olmuştur. Bu nedenledir ki sosyalistler, öteden beri “hukukun üstünlüğü” kavramına ihtiyatla yaklaşırlar ve öncelikle şu soruya bir yanıt verilmesini beklerler; elbette “hukuk” üstün olsun, ama kimin hukuku?

Şimdi Saray’dan verilen “tarafınızı hukukun üstünlüğünden yana seçmek zorundasınız” fermanını da, “peki kimim hukuku ?” sorusuyla birlikte düşünmek gerekir.

Öncesi zaten bilinmektedir ancak 24 Haziran 2018 seçimleri ile nihayet resmiyet kazanan “yeni sistem” ile -siz adına “tek adam yönetimi”, “otokrasi”, “monokrasi”, “faşizm” yada “diktatörlük”, ne derseniz deyin ve tabi ayrıca her biri için TCK m. 299 dan bir iddianameyi de göze alın- yaşananlar ve daha yaşayacaklarımız; kimin hukukunun üstün kılınacağına ve yargının da, bu işin hem sonucu, hem de nedeni olarak işlevleneceğine fazlasıyla işaret etmekte.

Nitekim HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın da yeni adli yıl mesajında, sanki başka söz ve mesele yokmuş gibi “tutarlılık” vurgusu yapması; “Hâkimin, tarafları dışında her yönüyle aynı nitelikte olan davalarda farklı farklı kararlar vermesi, adalete olan inancı zayıflatacağı gibi hukuki güvenliği de ortadan kaldıracaktır” söylemi; yargıç ve savcılara yönelik “tarafınızı seçin” buyruğunun, “dediğimizden çıkmayın” şeklinde, daha açık ve net bir ifadesi değil mi?

Evet, yargı ve hukuk; hem bir sonuç, hem de bir nedendir.

Bir iktidarın yarattığı siyasal ve toplumsal iklim, şüphesiz yalın bir biçimde yargı ve hukuk zemininde görünürlük kazanır. Bir iktidarın, varlığını sürdürmesinin ve çıkarlarının güvencesi bir zor aygıtı olarak, öncelikle yargı ve hukuk, alet dolabından çıkarılıp ele alınır. Ancak böylesi bir yargı ve hukuk; aynı zamanda o iktidarın yarattığı, hakim kılmak istediği siyasal ve toplumsal iklimi yeniden ve yeniden üretir; hatta iş o hale gelebilir ki, her yargıcın yada savcının yüzü, artık liderin yüzüdür; her kanun yada mahkeme kararı, liderin sözüdür. Nazi Almanyası’nda yargıçların temel düsturu kılınan “Führer olsaydı bu konuda nasıl karar verirdi?” anlayışı, unutulmamalıdır ki sonuçta bir hukukçunun -Hans Frank- Alman toplumuna ve hukuk tarihine armağanıdır.

Recep Tayyip Erdoğan, yeni “adli yıl” mesajının devamında; “Yargı mensuplarının tamamı, adalet sancağını, her hal ve şart altında dimdik ayakta tutacak cesarete sahip olmalıdır” sözlerine de yer veriyor. Adli yıl mesajında payımıza düşen, -üstün olacak hukuk, bilip inandığımız hukuk olmadığına göre-, kala kala “cesaret” olsa gerek.

Rahat olunuz, sizden daha cesur olmaya mecburuz!

Cesaret! Bütün yaşanılanların daha da kötüsünü yaşamamak adına -ki tarihinde gösterdiği üzere şüphesiz daha da kötüsü vardır- özgür, eşit ve insanca bir yaşam özlemi duyanların; hukuku ve adaleti, halkın haklarının, demokratik değerlerin ve toplumsal adalet arayışının güvencesi ve aracı kılma çabasına gireceklerin; şüphesiz ilk başlangıç noktası cesaret olacaktır.

Çantalarımızı, ajandalarımızı, dilekçelerimizi, savunmalarımızı, akıl ve vicdan kadar cesaretle de doldurmalıyız. Bize hukuk diye dayatılanın gerçekte hukuk olmadığını, nitekim insanlığın tarihsel birikimi ve toplumsal adalet arayışının çağdaş bilimsel ve normatif bir çıktısının da olduğunu; cesaretle konuşmalı, dile getirmeliyiz.

Bizlerin başka bir düstura ihtiyacı yok. Yine de, söze sözle yanıt vermek gerekir diye yazmış olalım ve bizim de hep aklımızda olsun; Führer’in Führer gibi düşünen mahkemelerinde cesaretle tarihsel bir savunmaya imza atmış olan Grigor Dimitrov, acaba şimdi olsa nasıl bir savunma yapardı?

Yeni “adli yıl”ınız, cesaretle ve o ölçüde umutla dolu olsun…

toplumsalhukuk